Kabala SonNesil

Mart 1, 2010

Yeni Bir Yön

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 2:07 pm

(‘‘Kaostan Ahenge’’ kitabından)

Egomuz gün geçtikçe büyüyor ve doğa ile aramızdaki fark büyümeye devam ediyor. Doğayla zıt niteliklerimizin getirdiği acıdan kurtulmak için, doğanın özgecil niteliğini edinmeye çalışmamız gerekiyor.

İnsan, yapısı gereği kendisinde meydana gelen değişiklikleri algılayamaz. Çevresinin değiştiğini zanneder. İnsan duyularının ve aklının, hakikati algılaması bu şekildedir. Gerçekte ise doğa, sabit ve değişmezdir. Doğa ile uyum içindeysek, bütünlük duygusu içindeyizdir. Onunla tamamen zıt özelliklerde isek, bize karşı bir güçle çevriliymiş gibi hissederiz. Bu iki uç koşul arasında bir yerlerdeysek, ara aşamaları hissederiz.

Kişi, doğanın niteliğine uyum sağlamaya başladığında, onu içsel değişime zorlayan baskı da azalmaya başlar. Bunun sonucu olarak kişi, yaşamında daha az negatif olaylarla karşılaşır. Doğanın tarafından bakacak olursak, aslında hiçbir şey değişmemiştir. Her şey, önceden belirlendiği şekilde, olması gerektiği gibi oluyordur… Tek değişen, kişinin kendisidir. Kendi içsel değişimi kişide doğanın etkisinin değiştiği izlenimini oluşturur.

Doğanın özgecil gücü ile aramızdaki zıtlık, henüz en hat safhada değildir. Yani egomuz henüz en gelişmiş haline ulaşmış değil… Bu da maalesef, yaşadığımız olumsuzlukların giderek artabileceği anlamına geliyor. Bazılarımızın hala, dünyanın içinde bulunduğu genel krizi hissedememelerinin sebebi de, egonun gelişimini tamamlamamış olmasıdır.

Ancak egomuz hızla büyümeye devam ediyor ve tabi doğa ile aramızdaki fark da… Doğayla zıt niteliğimizin getirdiği acıdan kurtulmak için; evrimsel gelişime yeni bir yön vermek için doğanın özgecil niteliğini edinmeye çalışmamız gerekiyor. Hem de hiç zaman kaybetmeden!

Bunu başarırsak, var oluşun bütün seviyelerindeki pozitif etkiyi anında hissedebileceğiz. Diyelim ki, bir adamın kötü ahlaklı bir oğlu var. Baba, oğluyla konuşup, onu, tavırlarını değiştirmesi konusunda ikna etmeye çalışıyor. Sonunda, temiz bir başlangıç yapmaya karar veriyorlar. Eğer, ertesi gün, oğlanın davranışları düzelmeye başlarsa, babanın ona karşı tavrı da hemen iyi yönde değişecektir. Burada sonuçtan çok yaklaşım önemlidir.

Çevresiyle ilişkisini düzeltmek isteyen, buna her şeyden çok önem veren ve yaşamının tam anlamıyla buna bağlı olduğunu görebilen insanların sayısı arttıkça, onların bu duyarlılığı, genel görüş niteliği kazanarak, toplumun tüm bireylerini etkileyecektir. Aramızdaki içsel bağ sebebiyle, yeryüzündeki tüm insanlar (en ücra köşelerde yaşayanlar dahi), insanlığın bir bütün olduğunu ve birbirimize bağımlı olduğumuzu hissetmeye başlayacaklar… Kendileri ve diğer insanlar arasındaki karşılıklı etkileşim ve bağımlılık üzerinde düşünmeye başlayacaklardır.

Çizimlerle Anlatım

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 2:06 pm

Kli (Kap)

Avi Ventura

Bu bölümde, Kabalistlerin, Üst Dünyaları açıklamada en önemli yardımcıları olan çizimleri nasıl kullandıklarından bahsedeceğiz. Çizimler, nesiller boyunca Kabala kitaplarının bir parçası olmuştur, fakat Kabalistler, ne hakkında yazdıklarını hiç açıklamadılar. Sadece şemalar çizdiler. Bunlarla ne anlatmak istediklerini açıklamadılar.

Kabala bize, tüm gerçekliğin tek bir kuvveden – arzudan – yaratıldığını anlatıyor. Kabala çizimleri de, arzuları ve bu arzuların birbiriyle bağlantısını tarif etmede kullanılıyor.  Tatsız bilimsel şemalar gibi görünen bu daireler, oklar ve çizgiler; aslında, Kabalist’in, bir duygular evrenini anlamakta ve diğer Kabalistlerle paylaşmakta kullandığı şifrelerdir.

Çizimlerimizde göreceğiniz en temel şekil, bir Kli (Kap) şeklidir (Çizim 1). İbranice’de, Kli, içine bir şeyler dolan bir kap, veya tamir aletleri gibi bir alet anlamında kullanılabilir. Bu bölümde Kli kelimesini, kap anlamında kullanacağız.

Kli, üstten Işık’ı kabul edebilecek şekilde ağız kısmı yukarı bakan bir kase gibi çizilir. Kabala’ya göre, yaradılışın sadece iki öğesi vardır: Yaradan ve yaratılmışlar. Yaradan, zevk verme arzusudur ve bu arzu, aşağı doğru bir ok şeklinde gösterilir. Yaratılmış tek şey, Yaradan’ın vermek istediği hazzı alma arzusudur. Kli, bu haz alma arzusudur. Bu yüzden, ağız kısmı yukarı bakan bir çanak şeklinde çizilir.

Çoğunlukla, Kli’ye doğru ya da tersi yönde çizilmiş oklar göreceksiniz. Bu oklar, Yaradan’ın vermek istediği haz ile Kli arasındaki ilişkiyi temsil ediyor. Örneğin, aşağı yönelmiş bir ok, Yaradan’ın Kli tarafından kabul edilen Işık’ını (hazzı) temsil edebileceği gibi, Kli’nin Işık’ı alma arzusunu da gösteriyor olabilir. Her durumda, hep Kli merkez alınır. Çünkü, Kli aslında, bizi ve bizim Yaradan’ın Işık’ını nasıl kullandığımızı (eğer yöntemini öğrenirsek) göstermektedir.

Sevginin Kanunu

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:58 pm

Lior Gur

Form eşitliği ilkesine göre, bir şeye yakın olmak, ona benzer olmaktır. Yaradan’a yakın olmak için, O’na benzer nitelikler edinmemiz gerekir.

Ne kadar ilginç bir dünyada yaşıyoruz! Siz ve ben, karşılıklı duruyoruz diyelim. Aramızda üç adım var… Konuşuyoruz, birbirimizi görüyor, duyuyoruz. Ama sizin ne düşündüğünüz, ne istediğiniz hakkında en ufak fikrim yok. Belki de şu dakika, başka bir yerlerden hatta başka bir zamandan birini düşünüyorsunuz.

Sevenler, sevdiklerini her gittikleri yere ‘‘götürürler’’. Aşık bir insanla konuşmaktan daha sıkıcı bir şey yoktur. Tam karşınızda duruyor olabilirler, ama akılları sürekli olarak, çekici/sevimli/harika/akıllı (kendi favorinizi ekleyebilirsiniz) sevgililerindedir.

Bana bu sabah metroda yanımda yarım saat boyunca kimin oturduğunu ya da dün akşam sinemaya bilet alırken yanımda kimin durduğunu sorsanız, hatırlayacağımı hiç sanmıyorum. Çünkü, sırada beklerken veya metroda, zihnim başka yerlerle, başka zamanlarla ve başka konularla meşguldü.

Anlayacağınız, fiziksel yakınlık, içsel yakınlık değildir. Neye yakın hissediyorsak, neyi gerçekten istiyorsak, onu düşünürüz. Bu, içsel yaşantımızdır.

Fiziksel Eşitlik

Doğada form eşitliği ilkesini incelersek, bunun yeni bir keşif olmadığını görürüz. Yalnızca duyularımızın algılayabildiklerini farkettiğimiz, açıkça ortadadır.

Örneğin, göz, belli bir aralıktaki dalga boylarında ışığı alarak görebilir. Çıplak gözle, mordan daha düşük dalga boyundaki ultraviyoleyi göremememizin sebebi budur. Öte yandan, bir arı, ultraviyoleyi görebilmekte ve bu sayede bizlerin ayırt edemeyeceği farklı tip çiçekleri tespit edebilmektedir.

Dünyamızın, bizi etkiledikleri halde algılayamadığımız birçok frekanstan oluştuğunu hepimiz biliyoruz. X-ışınlarını ya da radio dalgalarını alalım mesela… Etrafımızı kaplayan bu dalgaları ancak, duyu organlarımızın algılayabileceği forma getiren araçlar vasıtasıyla tespit edebiliyoruz.

En sevdiğiniz radyo istasyonunda şu anda ne var diye sorsam, ne yaparsınız? Eğer şu dakika o istasyonu dinlemiyorsanız, büyük ihtimalle, bilmiyorum diyeceksiniz. Ama radyoyu açıp, o istasyona ayarladığınız anda cevabı bilirdiniz.

En sevdiğiniz istasyonda ne çaldığını, radyonuz nereden biliyor? İçinde, şarkılar söyleyip, size eğlendirmeye çalışan minik bir adam yok tabi. Radyo sadece, siz onu açmadan önce havada zaten bulunan bir frekansa sabitleniyor. Radyo istasyonundan yayınlanan mesajı, algılayamadığımız bir dalga boyundan, kulaklarımızın tespit edebileceği bir dalga boyuna çeviriyor.

Manevi Eşitlik

Form eşitliği ilkesi, manevi dünyada da geçerlidir. Fakat maneviyatta, frekans eşitliği ile değil, niyetlerin benzer olup olmaması ile ilgilidir.

Manevi dünyanın ölçüleri niyetler ve düşüncelerdir. Bizim yaşamlarımız da dahil tüm gerçekliği yöneten Üst Güç’ün niyeti, yalnızca ihsan etmek, vermektir. Sevgiyle hareket eder. Eğer, dünyanın nasıl yönetildiğini bilmek ve anlamak istiyorsak, biz de, ihsan etme niyetini edinmeliyiz. Kişisel çıkarlarımıza odaklanırsak, Üst Güç’ten ayrı kalır, etrafımızda ve içimizde olup biten hiçbir şeyin sebebini bilemeyiz. Yaradan’ı, yalnızca, O’nunla form eşitliğine ulaşacak bir yol bularak keşfedebiliriz. Ancak bu süreç içinde, mutluluk ve huzur buluruz.

Bu ilkeyi Rambam’dan daha güzel ifade eden yoktur herhalde: ‘‘O Merhametli’dir, sen de merhametli ol. O Bağışlayıcı’dır, sen de bağışlayıcı ol. O Aziz’dir, sen de aziz ol. Bu şekilde, peygamberler, O’nun bütün isimlerini naklettiler… ‘Sabırlı’ ve ‘Şefkatli’ ve ‘Adil’… ki bunların doğru yol olduğu bilinsin… ve kişi kendisini bu davranışlara yönlendirsin ve benzeyebildiği kadar O’na benzesin…’’ (Kudretli El, De’ot, Bölüm 1).

Anlamak Hissetmektir

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:56 pm

Kabala’da, Adem’e ilk insan denilmesi, onun yeryüzündeki ilk insan olması anlamında değildir.  Adam ha Rişon (İlk İnsan), içinde, yaşamın amacını keşfetme arzusu gelişen ilk kişi demektir. Adem, yaşamın amacının, Yaradan’a benzerlik kazanmak olduğunu keşfetmiş ve bu hedefe ulaşmıştır. Başka bir deyişle Adem, insanlık tarihinde, Yaradan’ı bilinçli bir şekilde algılayan ya da Kabalistler’in deyimiyle, O’na ulaşan, ilk insandır.

Bugün, giderek daha çok sayıda insan, yaşamının amacını merak ediyor. Bu sorunun cevabını bulamamak, birçoklarını; ümitsizlik, hayal kırıklığı, boşanma ve hatta intihara itiyor.

Adem bugün yaşıyor olsaydı, arayışında yalnız olmazdı. Günümüzde, Adem’in yaklaşık 6000 yıl önce kendisine sorduğu soruyu soranların sayısı süratle artmaktadır. Ayrıca; depresyon vakaları, intiharlar ve her çeşit şiddet olaylarındaki artışa, ‘‘Yaşamımın anlamı nedir?’’ sorusuna cevap veremeyişimiz sebep olmaktadır.

Kabalist Rav Yehuda Aşlag, en önemli eserlerinden biri olan On Sefirot Üzerine Çalışmalar isimli kitabını, ‘‘Yaşamımın anlamı nedir?’’ sorusunu soran herkes için yazdığını ifade etmiştir. Baal HaSulam ise, Kabala ilminin ortaya çıkışının tek sebebinin, bu sorunun cevabını bulmaya yardım etmek olduğunu vurgulamıştır.

Islah Eden Işık

On Sefirot Üzerine Çalışmalar kitabında Rav Aşlag, Kabalistler’in, her insanın Kabala çalışması gerektiğini bildiren beyanlarının sebebini şöyle açıklıyor: Kabala kitapları okuyan herkes, hiçbir şey anlamasa bile; yukarıdan, kişinin ruhunu aydınlatan bir Işık çeker. Bahsi geçen Işık; tüm ruhları yaratmış olan, bizi düzeltecek ve zevkle dolduracak olan güce işaret eden birçok isimden biridir.

Işık, ruha ‘‘dokunduğunda’’, içimizde ‘‘kötü arzuları’’ düzeltme isteği uyandırır. Ona bu yüzden ‘‘ıslah eden Işık’’ deniyor. Fakat, başlangıçta arzularımızın ne açıdan kötü olduğunu bilmiyoruz. Çalışmaya devam ettikçe, Işık bize arzularımızın yanlış bir tarafının olmadığını ‘‘gösterir’’. Yanlış olan tek şey, bizim, özgecil bir güç olan Yaradan gibi olmayışımızdır. Yaşamın amacı Yaradan’a benzerlik kazanmak olduğundan, O’ndan farklı olduğumuz sürece, doyumsuz hissederiz.

Bu noktada, Işık’ın bir sonraki etkisi ortaya çıkar. O’ndan farklı olduğumuzu anlayıp düzelmeyi istemeye başladığımız anda, Işık, dileğimizi kabul eder ve bizi düzeltmeye başlar. Başka bir deyişle, Işık bize, kim olduğumuzu öğretmekle kalmayıp, Yaradan’ı ve O’na nasıl benzeyebileceğimizi de öğretiyor.

Anlamak Hissetmektir

Kabala çalışırken, bildiğimiz herşeyi bir kenara bırakmalı, yepyeni kavramlara açık olmalıyız. Kabalistler’in bizim için hazırlamış olduğu yolda yürüyebilmek, ancak bu şekilde mümkün olur. Örneğin, Kabalistler’in sıklıkla kullandıkları bir cümle vardır: ‘‘Bunu iyi anlayın’’, derler. Bir şeyi anlamamız gerektiğinden bahsettiklerinde, akıl ile anlamaktan bahsetmiyorlar. Tarif ettikleri gerçeği; tecrübe etmemiz, hissetmemiz, yaşamamız gerektiğini kastediyorlar.

Kabala Çalışmanın Yararı

Kabalistler’e göre, çalışma, yalnızca yaşamın anlamını sorgulayanlar ve düzelmek isteyenlerle kısıtlı kalmamalı. Aksine, onlar bu gerçeği herkese açtılar. Işık’ın; arzusu ne olursa olsun, Kabala metinlerini çalışan herkesin üzerinde parlayacağını bildirdiler. İçinizde maneviyat arzusu uyanmamış bile olsa, okudukça, Işık’ı çeker ve farkında olmadan Yaradan’a yakınlaşırsınız.

Hayattaki hedefimiz, Yaradan gibi olmaksa, Kabala bizi bu amaca hızla ulaştırmak suretiyle birçok eziyetten korumuş olacaktır. Kabala çalışmakla, ikilemler ve problemler, biz daha onların farkına bile varmamışken kaybolacaktır. Neticede, her ikilem, yaşamın amacı ile ilgilidir. Dolayısıyla, direkt bu amaç için çalıştığınızda, diğer tüm problemler gözden kaybolur.

Kitaplar

Bizim neslimizde, okuyanların üzerine en fazla miktarda ‘‘Islah edici Işık’’ çeken kitaplar, Rav Yehuda Aşlag tarafından yazılmış olanlardır. Dev Kabalistler’in yazılarını yorumlayan bu kitaplar, en güçlü Işık’ı çekecek şekilde Kabala çalışmamıza yardımcı olur. Bizi hedefe odaklayan ve farkındalığımızı artıran Aşlag’ın kitapları, bizim nesile, acıyı bertaraf edip sükunet ve huzura kavuşmada yardımcı olur.

Modern teknoloji sayesinde, Kabala çalışmaları, her an her yerde yapılabilmektedir. Kitap okuyamıyorsanız, bir video indirip evinizin rahatlığında seyredebilirsiniz. Gerekli materyal, www.kabbalah.info adresinden bedava edinilebilir, tadını çıkarın. Ve, Güç sizinle olsun.

İnsan ve İnsancıl Olmak

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:55 pm

Aviram Sadeh

1930’larda, Kabalist Rav Yehuda Aşlag (Baal HaSulam), İsrail halkı ve dünya halkı ile ilgili bir dizi makale yayınladı. Bu makalelerde, toplum tarafından uygulanması gerektiğine inandığı prensiplerden bahsetti. Aşağıda okuyacağınız kısa makale, bahsi geçen yazıları esas almaktadır.

İnsan doğasının temeli, egoizmdir. Bu, hiçbirimiz için bir sır olmasa gerek… Hatta kutsal kitaplarda bundan, kötülük (şer) olarak bahsedilmektedir. Ve Kabalistler, bahsedilen kötü eğilimin, egoist doğamız olduğunu söylüyorlar. Peki, egoizm bu kadar kötüyse Yaratan neden bizi egoist yarattı?

Hemen hemen her din ve öğreti, egoizm meselesini ele almıştır. Genel olarak, dinler, egoyu bastırmamız gerektiğini; doğu felsefeleri ise küçültmemiz gerektiğini söylerler. Meşhur Çinli filozof Lao-tzu; ‘‘Sade ol, bencilliği ve arzularını azalt.’’, demiştir (Lao-tzu’nun Yolu).

Yıllar boyunca, insanın egoizme olan doğal eğilimi ile bu şekilde başa çıkmak mümkün olmuştur.  Ama günümüzde egoizm, benzeri görülmemiş seviyelere tırmanmış durumdadır ve öyle görünüyor ki birçok insan bu alışılagelmiş yöntemlerden fayda sağlayamıyor.

Az sayıda insanı etkiliyor olsaydı, egoizm o kadar da problem olmazdı. Ancak çok sayıda insanı etkilediği ve aynı anda birçok ülkede görüldüğü için, küresel bir sorun haline geldi. Böyle bir durumda, egoyu baskılamaktan ya da azaltmaktan bahsedemeyiz bile… Farklı bir anlayışa gelmeliyiz. Egoizmin doğamız olduğu gerçeğini ve onu yenemeyeceğimizi kabul eden bir yaklaşıma ihtiyacımız vardır. Egoyu ortadan kaldırmaya çalışmak yerine, yararımıza kullanmanın bir yolunu bulmalıyız.

Baal HaSulam, ‘‘Dünyada Barış’’ isimli makalesinin bir bölümünde, işe yarayacağına inandığı bir çözüm öneriyor. Bu bölümde açıklanan yöntem gerçekten çok basit ve kullanışlıdır. Baal HaSulam, benlik duygumuzu yok etmeye çalışmak yerine, kişisel beceri ve yeteneklerimizi, ortak menfaat için kullanmamızı öneriyor.

Başka bir deyişle, bireyselliğe eğilimimizi değiştiremeyeceğimizi söylüyor. Bunun yerine, kişisel becerilerimizi mümkün olduğunca geliştirerek, toplumun bütününe faydalı olacak şekilde kullanmaya çalışmamızı tavsiye ediyor. Arzularımızı, topluma katkı sağlamak için kullanırsak ve bunu her birimiz yapacak olursa, yeryüzü kısa zamanda cennete dönüşecektir.

Baal HaSulam’a göre, şu anda becerilerimizi iki amaç için kullanıyoruz: kendimizi geliştirmek ve başkalarının gelişimini engellemek için… Bunu kişisel seviyede tespit etmek o kadar kolay değil, çünkü kendimizi objektif olarak gözlemlemeye yatkın değiliz. Ancak, farklı milletler arasında ve hatta aynı millet içindeki karşıt etnik gruplarda, bu durumu açıkça gözlemleyebiliyoruz. Kısacası, sadece başkalarının bize yaptıklarının etkilerinden kurtulmak için inanılmaz miktarda zaman, enerji ve para harcıyoruz.

Boşa harcanan tüm bu kaynaklardan, gelişimimiz için yararlandığımızı bir düşünün… Daha da iyisi, her insanın; başkalarını baltalamak için heba ettiği kaynakları, onların gelişimine katkıda bulunmaya (mümkün olabilecek her şekilde) harcadığını hayal edin.

Bugünün uluslararası, finansal ve ne yazık ki insani ilişkilerindeki olumsuzluklar, kolayca ortadan kalkardı. Şüphecilik, bilgi saklama ve güvensizlik diye kavramlar kalmazdı. Biz, herkese katkıda bulunmaya istek duyardık ve onlar da başkalarına… O aşamada, tüm insanlık, BİR olurdu!

Kabala Bir Felsefe Değildir

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:54 pm

Eski çağlarda Kabala, büyük beyinlerin anlam arayışına ilham kaynağı oldu. Ancak, “felsefe” denilen dal kısa zamanda başka bir istikamete yönlendi.

Kabalistler’i münzevi hayatı yaşayan ve mum ışığında sihirli kitaplar yazan adamlar olarak hayal ediyor olabilirsiniz. Yirminci yüzyıl sonuna kadar, Kabala gerçekten de gizli tutuluyordu. Bu mahremiyet sebebiyle, Kabala hakkında sayısız masal ve efsane ortaya çıktı. Bu hikâyelerin büyük çoğunluğu doğru olmasa da halen, en dikkatli düşünürlerin dahi kafasını karıştırmaya devam ediyorlar.

Kabala, hep böyle gizli tutulmadı aslında… Hatta ilk Kabalistler toplumlarıyla oldukça iç içe bulundukları gibi bildiklerini paylaşmak konusunda da çok hevesliydiler. Bu Kabalistler genelde milletlerinin lideri konumunda kişilerdi. Tüm bu liderler içinde, muhtemelen en iyi bilineni, hem büyük bir Kabalist hem de büyük bir lider olan Kral Davud’dur.

Kabalistlerin toplumla olan münasebetleri, dönemin âlimlerinin bugün ‘‘Batı Felsefesi’’ olarak bildiğimiz ve modern bilimin de kaynağı olan felsefenin temelini oluşturmalarına olanak vermiştir. Bir antik çağ uzmanı ve hümanist olan Johannes Reuchlin, De Arte Cabbalistica adlı kitabında, bu konuyla ilgili şöyle diyor: ‘‘Felsefenin babası, hocam, Pythagoras, öğretilerini Kabalistler’den aldı… Devrin diğer alimlerinin yabancı olduğu Kabala kelimesini, Yunanca Felsefe kelimesine çeviren Pytagoras’dır… Kabala, belirsizlik içinde yaşamamıza izin vermiyor. Aklımızı bilgeliğin seviyesine yükseltiyor.’’

Ancak, filozofların Kabalist olduğunu düşünmeyin. Çünkü, Kabala çalışmadılar ve Kabala ilminin derinliklerini tam olarak anlayamadılar. Bunun sonucu olarak da kendine has, özel bir şekilde geliştirilmesi ve ele alınması gereken bilgiler, yanlış değerlendirilerek amacından uzaklaştırıldı. Kabala ilminin dünya üzerinde, Kabalistlerin bulunmadığı bölgelere göçü de, farklı yönlerde gelişmesinin bir diğer sebebidir…

Bu şekilde insanlık, hedefinden şaşmış oldu. Batı felsefesi, Kabalistik bilgiden kısımlar içermesine rağmen zamanla tamamen farklı bir yön aldı. Beş duyumuzla algıladığımız maddesel dünyamızı inceleyen bilimleri meydana getirdi. Hâlbuki Kabala, beş duyumuzun algıladıklarının ötesinde neler olduğunu araştıran bir bilimdir. Maddesel dünyanın bu denli üzerinde durulması, insanları, Kabalistik bilginin aksine bir istikamete yönlendirdi. Bu yön değiştirmeyle genel olarak Kabala hakkında yanlış bir kanı oluştu.

Kabala – Kullanma Kılavuzu –

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:53 pm

Kabala Nedir?

Kabala, bu dünyadaki bir insana, Yaratan’ı ifşa eden metodun adıdır. Yaşamın amacını ve bu amaca ulaşmanın yolunu anlatır. Kabala, hayat boyu başımızdan geçen olaylara ışık tutar. Ayrıca, bu dünyadaki yaşam sona erdiğinde, ruha ne olduğunu da açıklar.

Kabalist Kimdir?

Kabalistler, tüm gerçekliği –dünyamızı ve Üst Dünya’yı-  bütünüyle keşfetmiş ve anlamış kişilerdir. Kişinin, halen bu dünyada yaşarken, ebediyeti nasıl edinebileceğini anlatırlar.

Kabala – Neden Şimdi?

Mutlu ve huzurlu yaşamı edinme metodu olan Kabala ilmini keşfedebilmek için, insanlık, bir takım gelişimsel evreleri tamamlamak durumunda idi. Kabalistlere göre, zamanımızda insanoğlu, evriminin son safhasına ulaştı. Bizim neslimiz, Kabala ile Yaratan’ı herkese ifşa etmeye yetecek olgunluğa ulaştı.

Sıkça Sorulan Sorular

Tarot, astroloji ve numerolojinin Kabala ile ilgisi var mı?

Hayır. Tarot falı, astroloji ve numeroloji; son yüz yıl içinde, Kabala ile ilişkilendirilmiş mistik uygulamalardır. Aslen, Kabala ile ilgileri yoktur.

Kabalistik Meditasyon Nedir?

Kabalada meditasyon diye bir şey yoktur. Kabala, kişiye; diğer insanlara karşı duyduğu nefreti, sevgiye dönüştürmesi için gerekli içsel değişimi nasıl yapacağını öğretir.

Kabalistik Tılsımlar Var mı?

Hayır. Bizim dünyamızda, manevi içeriği olan herhangi bir fiziksel obje yoktur. Tılsımlar, kişiye psikolojik destek sağlamaktan öteye gidemezler.

Kabala ile Kırmızı Bileklikler ve Kutsal Su Arasındaki Bağlantı Nedir?

Hiçbir bağlantı yoktur. Kırmızı bileklikler, kutsal su ve diğer ürünler, geçtiğimiz yirmi yıl içinde ortaya atılmış kar amaçlı ticari icatlardır.

Yanlış Bilinenler

Yanlış: Kabala bir dindir.

Doğru: Kabala bir bilimdir. Tüm gerçekliğin fiziği de diyebiliriz… Normalde, beş duyumuzla algılayamadığımız gerçekliği, bütün ayrıntılarıyla açıklığa kavuşturan ilimdir.

Yanlış: Sadece 40 yaşını geçmiş erkeklerin Kabala öğrenmesine izin veriliyor.

Doğru: Sürgün döneminde, Kabala, yalnızca seçilmiş birkaç kişi tarafından çalışılıyordu. Ancak, Ari’nin zamanından beri (16. yüzyıl), Kabala ilmi herkese açık.

Yanlış: Kabala, sihir ve büyücülükle uğraşıyor.

Doğru: Kabala, sihir ya da büyünün herhangi bir çeşidi ile değil, hakikatin araştırılması ve pratik bir yolla edinimiyle ilgileniyor.

Yanlış: Kabala bir mezheptir.

Doğru: Kabala bir bilimdir ve istisnasız, her insana açıktır.

Yanlış: Kabala, güncel ve geçici bir akımdır.

Doğru: Kabala, insanlık tarihinin en eski ilmidir. 5000 yıllık bir geçmişi var.

Egoizmin Gerekliliği

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:52 pm

Gazeteci Anchorman Vladimir Molchanov’un

Kabalist Micheal Laitman ile Röportajı

5 Nisan, 2007

V. Molchanov: Ben, bir Rus gazeteciyim. Bugün, İsrail’de; doktoralı bir biyo-sibernetik uzmanı, ontoloji ve bilgi teorisi profesörü ve ünlü bir Kabalist olan, Micheal Laitman’a konuk oldum.

Mesleğim olan gazeteciliği pek saygın bulduğumu söyleyemem. Ama, en azından bana dünyayı dolaşma ve günlük yaşamımda tanıma fırsatı bulamayacağım, çok ilginç insanlarla karşılaşma fırsatı veriyor.

Müziğe olan ilgisi sebebiyle çok tanınmış bir yer olan, Moskova’ya 100 km uzaklıktaki ‘‘Eski Ruza’’ kasabasında büyüdüm. Bu kasabada Ruslar, Yahudiler, Ermeniler, Gürcüler ve Türkler yaşardı. Çocuklar, hep birlikteydiler. Hangi milliyetten olduğumuz hiç konu edilmezdi. Ne zaman ve hangi vesileyle, ilk defa Rus olduğumu hissettiğimi hatırlamıyorum. Maalesef, bir şeyler bu duyguyu harekete geçirdi.Size, ilk defa ne zaman ve hangi vesileyle Yahudi olduğunuzu hissettiğinizi sorabilir miyim?

M. Laitman: Büyük ihtimalle üniversitedeki çalışmalarımı bitirmek üzere olduğum ve geleceğimi düşünmeye başladığım dönemdedir. Canlı organizmaların işleyişini ve içsel programını yani nasıl düzenlendiklerini ve ne şekilde işlediklerini araştıran bir bilim dalı olan medikal sibernetik ile ilgileniyordum.

Bunun, Rusya’da gizli tutulan bir konu olduğunu sonradan farkettim. Bu alanda çalışan insanların arasına girmem çok zordu. Bir kan nakli enstitüsünde çalıştığım dönemde, St. Petersburg Askeri Tıp Akademisi’nde bu konuda çalışan bazı araştırmacılarla iletişimim oldu. Sonunda, orada, benim ilgimi çeken sorulara cevap aranmadığını anladım. Yaşamın anlamı gibi bir kavramın derinlemesine incelenip anlaşılmasına, bu klasik, temel bilimlerdeki gelişmeler bile olanak vermiyordu.

Çalışmalar, canlı organizmaların nasıl işlediğinden ibaret. Daha fazlası yok. Bir organizmanın, neden belli bir şekilde düzenlenmiş olduğunu, yaradılırken bilhassa o şekilde programlanmış oluşunun altındaki sebebi öğrenmiyorlar. Halbuki ben, herşeyden çok bunu anlamak istiyordum. Başka fırsatlar aramam gerektiğini anladım ve göç ettim.

Bugün bile, kendimi özellikle ya da sadece Yahudi gibi hissettiğimi söyleyemem. Üst Dünyalar’ı ve dünyamızı yöneten güçleri inceleyen bir bilim olan Kabala’yı çalışıyorum. Kabala, tüm insanlığın gelişimini ve varoluşunun amacını öğretir. Dolayısıyla, İsrail’de yaşıyor, çalışıyor ve derslerimizi tüm dünyaya buradan yayımlıyor olduğum halde, bu bilim, kendimi, dar bir milli çıkarlar çemberi ile sınırlamama izin vermiyor.

V. Molchanov: Kabala çalışmalarınıza, burada, İsrail’de mi başladınız, yoksa St. Petersburg’da zaten çalışıyor muydunuz?

M. Laitman: Hayır. St. Petersburg’da iken Kabala hakkında hiçbir şey bilmiyordum.

Molchanov: Yaklaşık yedi yılımı, Nazi suçlularını araştırmakla geçirdim. Bir tanesi onbeş sene hapis yatmıştı ve bir diğeri New Jersey’de, bir Yahudi savunucuları cemiyeti tarafından havaya uçuruldu. Sonra araştırmalarıma ara verdim. Son iki senedir, eşimle birlikte, Yahudiler’le ilgili çok ciddi projelerde yer aldık. Biri, ‘‘Riga Gettosu Melodileri’’ isimli bir sinema filmi. Diğer proje, Babi Yar olaylarının 65. yıldönümü vesilesiyle, Kiev’de sahnelenen bir tiyatro oyunu.

Gettodan sağ kurtulmuş altı esir, halen Riga’da yaşıyor. Beş tanesini filme aldık. Altıncısı, artık yataktan çıkamıyordu. Esirlerden biri olan Mendel Bash, önemli bir bando şefi ve bir konservatuarda profesör imiş. Tüm ailesini gettoda kaybetmiş olan Bash, bir röportaj esnasında, şu sözleri defalarca tekrarladı: ‘‘Tanrı, nerdesin?’’ Dindar insanların duygularına saygı duyuyor, ama kendisi artık Yaratan’a dua edemiyor.

Sizin bakış açısına göre, Yaratan,  o korkunç zamanlarda O’na yalvaranların dualarına niçin cevap vermedi?

M. Laitman: Tarihte, Yaratan’ın, insanların dualarına karşılık verdiğine dair tek bir örnek bile yok. İnsanlık tarihini iyice inceleyecek olursanız, acıdan kaçmanın tarihi olduğunu görürsünüz. Ve bu kaçış bugün de devam ediyor. Ve neden yalnızca Yahudiler için böyle olsun ki. Bütün milletlerin durumu budur.

Doğanın planını, yani Yaratan’ın planını çok iyi anlamamız gerekiyor. O zaman belki, olup bitenlere ve gelecekte bizi nelerin beklediğine dair sorularımıza cevap bulabiliriz. Ancak, ben tarihte hiç ‘‘aydınlık (ışıklı)’’ bir dönem göremiyorum. Sadece, insanların acı çekmediği, dinlenmede olduğu birkaç kısacık dönem var o kadar. Bize merhametli davranan bir Yaratan göremiyorum. Yalnızca Yahudiler’den de bahsetmiyorum. Genel olarak tüm insanlığın durumu bu.

Olup bitenlerden anladıklarımızı Yaratan’a yüklemeyi bırakmamız geektiğini düşünüyorum. O’nun eylemlerinin kendine has bir program var. Yaratan; bütün evreni kaplayan, herşeyin hakimi olan ve evreni belli bir düzenle yöneten Doğa ya da Üst Güç’tür. Biz, bu düzeni bilmiyoruz. Ne başını, ne ortasını ne de sonunu bilmiyoruz. Biz, bu dünyada irademiz dışında bulunuyoruz. Ancak, Doğa’nın bizden ne istediğini öğrenmiş olsaydık, mutlu ve ahenk dolu hissedebilmek için tamamen farklı şekilde davranmamız gerektiğini anlardık

V. Molchanov: Ama insanların, özellikle, acı çektikleri trajik anlarda, Yaratan’a yalvarmaları tipik bir davranış değil midir?

Laitman: Beni Kabala’ya getiren, bunun gibi sorulardı. Canlı organizmaların işleyişini incelediğimizde, her hücrenin ve organizmanın bütününün yaradılışındaki bilgeliği görüyoruz. Bir taraftan, Doğa, bütün birimlerinin iyi, rahat ve düzgün bir şekilde işlemesi ve birbirlerini desteklemesi için çeşitli sistemler devreye sokmuş. Diğer yanda, her birimin, sürekli olarak acı çektiğini ve hayatta kalmak için mücadele ettiğini görüyoruz. Ve sonunda, ölüm var. Yani, canlılar aleminin varlığı, tamamen mantık dışı gibi görünüyor.

Bu soruların cevaplarını Kabala’da buldum. Evrenin varoluşunun temelindeki formülü buldum. Kabalistler, bu kanunları, çok eskiden, Antik Babil zamanlarında açıklamışlar. Doğa’yı ya da Yaratan’ı, bir kanun gibi algılamalıyız. Bir kişi, çatıdan kayıp düşerse, yere çakılacağı kesindir ve hiçbir dua onu bu düşüşten kurtaramaz. Bu kişinin akıbeti, evrensel yerçekimi kanununa uygun olarak gelişecektir. Tüm insanlığa olan da budur. Dünyamızı yöneten kanunları bilseydik, onları doğru kullanarak, çok daha rahat yaşayabilirdik.

V Molchanov: Katliam konusuna dönersek, Yahudiler’in boyun eğişi için bir açıklamanız var mı? Lvov’daki Yanovsky Kampı, Riga gettosu ve Baby Yar hikayelerini çok iyi biliyorum. Bana, Yahudiler’in neden itaatkar bir şekilde katledilmeye gittiklerini açıklayabilir misiniz? Neden, kendilerini çukurlara dolduran Naziler’in boğazına sarılmadılar?

M. Laitman: Kabala açıklamalarına göre, bu çok doğal. Bu felaketin başlamasından yaklaşık yirmi yıl önce, zamanımızın büyük Kabalistler’inden biri olan Rav Yehuda Aşlag (Baal HaSulam) olacakları tahmin etmişti. İnsanları uyarmış ve Yahudiler’in üzerlerine düşen görevi yerine getirmelerinin gerektiğini yazmıştır. Kaynaşıp bütünleşmiş mutlu bir toplum olmanın, insanlığı mutlak kaderine yakınlaştırmanın ve doğayla uyumlu hale getirmenin yolunu gösteren bilimi, önce anlamaları sonra da tüm dünyaya anlatmaları gerekiyordu.

Onu dinleyen olmadı. Ve maalesef, üzülerek (Baal HaSulam, doğum yeri olan Polonya’yı yirmili yıllarda terk etti) ve açıkça ortaya koyduğu tahmini, gerçek oldu. Doğanın kanunu bir kez yürürlüğe girdiyse, artık yapacak hiçbir şey kalmaz.

V. Molchanov: ‘‘Riga Gettosu’’ filmini çektiğimizde; Yahudiler’le ilgili on ciltlik bir ansiklopedi hazırlamış ünlü bir tarihçi olan Simon Dubnov’un son sözleri beni hayrete düşürmüştü. Ölüm döşeğinde, baş ucundaki Yahudiler’e şöyle dedi: ‘‘Shrayden Iden, Shrayden! (Yazın Yahudiler, yazın!)’’. Yahudiler yazmak zorunda, ama giderek daha az yazıyorlar…

M. Laitman: Maalesef, Yahudiler arasında, geçmiş nesillerin yaptığı gibi insanlığa ilim verebilecek yüksek maneviyat sahibi insanlar kalmadı. Bu durum, Yahudi milletinin, ikibin yıldır yaşadığı ve günümüzde de devam eden, manevi dünyadan sürgününün bir sonucudur. Tapınağın yıkılmasından önce, tüm ulus belli bir manevi seviyeydi. İnsanlar, Üst Güçler’i algılar vaziyetteydi. Şimdi ‘‘Tevrat’’ ya da ‘‘Eski Ahit’’ adıyla işaret ettiğimiz kitaptaki talimatları, hemen hemen herkes anlayabiliyordu. Hem kitabı hem de dünyayı, peygamberlik seviyesinde bir anlayışla idrak etmişlerdi.

Sonraları, bir dönüm noktasına geldiler. Kişiyi; tüm birimleri arasında karşılıklı bir sevgi bağı ve denge duygusu bulunan doğayla, uyumlu hale getiren komşu sevgisi, yerini, insanlar arasında gereksiz bir nefret duygusuna bıraktı. Egoizmin alevlenmesi, Yahudiler’in topraklarından sürülmesine sebep oldu. Önce, maneviyattan bedenselliğe bir sürgün gerçekleşti. Bunun sonucu olarak, bu ülke topraklarından dışarı sürüldüler.

Şimdi, binlerce yıldan sonra, buraya geri dönmemize fırsat verildi. Bu bizim, kaybettiğimiz o manevi seviyeye  tekrar yükselme şansımızdır. İnsanlar bunu anlamıyorlar ve anlamak da istemiyorlar. Yahudiler de, diğer tüm milletler gibi, bedensel, egoist seviyede var olmak istiyorlar. Yahudiler’in yaşadıkları, üzerlerine düşen görevi yerine getirmeyişlerinin bir sonucudur.

V. Molchanov: Bazı kitaplarınızı (sanırım otuz tanesini) okudum. Her kitapta, egoizmden kanser diye bahsediyorsunuz. Bu arada, acaba siz bir egoist misiniz?

M. Laitman: Hepimiz öyleyiz!

V. Molchanov: Herkes?! Ve siz de?!

M. Laitman. Evet, ben de. Hepimiz, doğuştan egoistiz. Dünyamızın doğası böyle.

Egoizm, ilk olarak, antik Babil’de ortaya çıktı. Kabala bilimi de arkasından geldi. Bilim dünyası, bu nesilden nesile sürekli olarak büyüyen egoizmin, doğa tarafından, istem dışı bir şekilde, yalnızca insanoğluna verildiğini; cansız, bitkisel ve hayvansal birimlerde var olmadığını söylüyor. Bu, sürekli büyüyen egoizm, bir insanın, diğer varlıkların üzerinde bir seviyeye gelmesi ve kendisine benzer olanlarla, yeniden (geçmişte tüm insanlık tek bir adam gibiydi) bir bağ kurması için gereklidir. Böylece, herkes, bir ailedeki kardeşler gibi olacaktır.

Bunun gerekliliğinin, antik çağda dahi bilincinde olan Kabalistler, Mezopotamya’da o dönemde yaşayan insanlara, yol göstermeye çalışmışlardır. Ancak, sadece küçük bir grup insan, onların yolundan gitmiş ve sonradan da Yahudi milletini oluşturmuşlardır. Geri kalan herkes, egoizm yolunu seçmiştir

Yahudiler, egoizmin pençesine düşmeden önce, binbeşyüz sene kadar, maneviyat seviyesinde kaldılar. Ve şimdi, tersine bir hareket başlamak zorunda. Kabala ilmini, mümkün olduğu ölçüde, geri getirmeliyiz. Bunun, öncelikle, Üst Dünyalar’ı ve maneviyatı (diğer bir deyişle, özgecil seviyeyi) edinmeye geçmişten gelen bir yatkınlığı olan İsrail toplumunda gerçekleşmesi gerekiyor. Sonra da, bu öğretiyi tüm insanlığa ulaştırmaya çalışmamız lazım.

Özel bir zamanda yaşıyoruz. Krizlerle dolu bir zamanda… Krizleri her alanda yaşıyoruz: küresel, ekolojik, siyasi, kültürel, bilimsel vs… Toplumsal düzeydeki krize bir bakın! Tüm bunların tek amacı, kişiye, varoluşunun özünü değiştirme ihtiyacını hissettirmek ve onu, egoizmin kötülüğünü farkedip değişmeye zorlamaktır.

Bütün sorun, insanlığın bunu nasıl yapacağını göremiyor olması. Birçok, uluslararası toplantıya katılıyorum. Görüyorum ki, herkes, yanlış gidişimizin farkında. Fakat, insanlığın; doğasını, nasıl ve hangi araç ya da gücü kullanarak değiştirebileceğini bilmiyorlar.

Hepimiz egoistiz. Ancak, Kabala çalışarak bunu değiştirebiliriz. İnsanlığı değiştirebilecek olan; üzerimizde tasarruf sahibi, sevgiden mütevellit gücü, yalnızca Kabala bize anlatıyor. Biz, egoist olduğumuz için; zıt özellikte olduğumuz bu gücü, zalim buluyoruz. Bu yüzden, Yaratan bize acımasız görünüyor. Çünkü biz, değişmek istemiyoruz. Yaratan, bize istediğimiz gibi davransın; O’nu egoist emellerimize alet edelim istiyoruz.

V. Molchanov: Olacakları önceden görebilme yetisine yalnızca Kabalistler’in sahip olduğunu söylediniz. Bu iddianız çok ilgimi çekti. Az önce Yahudi Katliamı’ndan bahsettik. Ancak, dehşet verici terör eylemleri, İsrail, Rusya ve A.B.D.’de bugün de hala meydana gelmekte… Siz bir Rav, bir öğreticisiniz. Bir dizi komşu müslüman ülkeden gelen nefret ortamı içinde yer alan İsrail’i, sizce gelecekte neler bekliyor?

M. Laitman: Bu tip tahminlerde bulunmak, aynen, insanlık tarafından bilinen kanunlara tabi diğer olayları tahmin etmek gibidir. Doğa kanunları, mutlak ve değişmezdir. Kutsal kitapların beyanları, hepimiz tarafından, yaşamın esası kabul edilmelidir. İsrail’in insanları, önümüzdeki sekiz-on sene içinde, içsel özelliklerini; egoizmden, ihsan etmeye, nefretten, sevgiye dönüştürmezlerse, Yahudiler’in bu topraklar üzerinde yeri olmayacaktır. Aynen geçmişte olduğu gibi, bu topraklar bizi ‘‘sürecek’’ ve biz burayı terk etmek zorunda kalacağız. Tabi gitmek için çok geç kalmadıysak…

V. Molchanov: “Terk etmek zorunda kalacağız. Tabi çok geç kalmadıysak…” Bu çok korkutucu bir yorum.

M. Laitman: Evet. Bunları ben uydurmuyorum, Kabala söylüyor. Bu topraklar, Araplar’la dolacak. Herşey, binlerce yıl önceki haline gelecek. Sonuçta, güçler dengesine bağlı olarak, dünya da, üçüncü hatta dördüncü dünya savaşlarını yaşayacak.

İnsanlığın, değişme ihtiyacının farkına varması, bunu hayati bir zaruriyet olarak görmesi gerekecek. Ya bunun farkına varacaklar, ya da acı çekecekler. Eğer, doğamızı değiştirmemiz gerektiğini anlamazsak, çok tatsız olaylarla karşılacağımız kesindir.

Yakın gelecekte, Nazi rejimleri, tüm ülkelerde yeniden canlanacak. İnsanlar, ister istemez, Yahudiler’in; dünyanın acıyla ya da mutlulukla yaşamasında belirleyici rolünü hissettiklerinden, doğal olarak, Yahudi düşmanlığı yaşanıyor. Yahudiler de bu durumu derinlerde bir yerde hissediyorlar. Yahudiler’in ölüme neden baş eğdiklerini sormuştunuz. Yaptıkları bir şey yüzünden acı çekmek durumunda kaldıklarını anlıyorlar. Ama, Kabala’yı anlamadıkları için, sebebi de anlayamıyorlar. Bu duyguları, bir çeşit önseziden öteye gitmiyor

Diğer bütün milletlere, ülkelere bakın! Dünyanın neresine giderseniz gidin, Yahudiler’e karşı belli bir negatif tutum görüyorsunuz. Daha önce hiçbir Yahudi ile iletişimi olmamış insanlarda bile, bilinçaltında; Yahudiler’in, ihtiyaç duyduğu bir şeye ulaşmasını engellediği hissi var.

V. Molchanov: Herşeyden çok, Nazi rejimlerinin hemen her ülkede yeniden ortaya çıkacağını açıklamanız beni korkuttu.

M. Laitman: Bu, şimdilerde giderek şiddetlenen krizleri takiben, olacak. Bize, bu krizleri atlatmanın bir yolunu bulacağız gibi geliyor ama içinden çıkamayacağız. İsrailliler’in, diğer dünya milletlerine karıştığı ikibin yıllık sürgün bitti. Şimdi, hem bizim için hem de tüm insanlık için, doğayla denge seviyesine yükselme zamanıdır.

V. Molchanov: ‘‘Yükselmek’’ diyorsunuz, ama yeryüzündeki müslümanların sayısı, liderlerin ‘‘imansız’’dediği insanlara oranla hızla artıyor. ‘‘İmansız’’ ile, seninle ve benimle savaş, Yaratan’ı memnun mu edecek? Buna bir cevap verebilir misiniz?

M. Laitman: Bu, üzerimizde hüküm sahibi olan doğal güçlerin eseri. Hiçbir milleti, hiçbir şekilde suçlamıyorum. Hepsi, yukarıdan idare ediliyor. Dünyamız, Üst Güç’ün idaresinin bir sonucundan başka bir şey değil. Güçler, insanlığı, kötüyü ve egoizmi farketmeye itecek şekilde etkiliyor. Bu sayede insanlar, kendi rızaları ile, değişmeyi istiyorlar.

Bu mekanizma içinde, diğer milletler gibi müslümanlar da rollerini yerine getiriyorlar. Hiç kimseyi suçlamamalıyız. Sonuçta insanlar, doğa kanunlarının gerektirdiği neyse onu yapıyorlar. Ben kimseye nefret duymuyorum. Herşeyin, Yukarıdan, Tek bir güç tarafından idare edildiğini açıkça görebiliyorum.

Yalnızca, dünyayla ya da yakın çevremizle denge içinde olduğumuzda rahat edebiliriz. Zihinsel, ahlaki ve psikolojik olarak doğayla zıt yaratıklarız. Doğa özgecildir. Sürekli ihsan eden bir anne gibidir; bizler ise egoistiz.

Doğayla aynı seviyeye ulaşıp, dengeye gelene kadar, üzerimizde bu etkilerini sürekli olarak hissetmeye devam edeceğiz. Buna, Araplar, Alman faşistleri ya da başkaları vesile olabilir. Bu süreçte, kimlerin ne rol oynacağı önemli değil. Her şekilde, acı çekeceğiz. Doğanın baskısını her daim üzerimizde hissedeceğiz.

V. Molchanov: Az önce, kimseden nefret etmediğinizi söylediniz. Siz böyle olabilirsiniz. Belki, birçok insan da aynı duygular içindedir. Ancak, herkes öyle değil. Gerçekten aklımı karıştıran bir açıklamanız daha var. ‘‘Yaratan’ı seven kişi, şüphesiz, egoizmden tiksinir.’’, demiştiniz. Bu sözünüz, yalnızca kendi dinlerinin doğru olduğunu iddia eden dini liderler için de geçerli mi?

M. Laitman: Dinler, insanoğlunun icadıdır. Bir çeşit psikolojik rahatlama sağlamaktan öteye gitmezler. İnsanlara, acıyla dolu bu dünyada varoluşlarının sebepsiz olmadığına inandırırlar. Hiçbir dayanakları olmadığı halde, gelecek bir dünya için ümitlendirirler.

Ben, dinlere, toplumların icatları şeklinde bakıyorum. İnsan kültüründen başka bir şey değiller. İnsanoğlu tarafından düşünülmüşler ve hiçbir temelleri yok. Kabala ile ya da dünyamızın hakimi olan gerçek Üst Dünya ile de bir alakaları yok. Kabala, bütün dinlerden bağımsızdır.

V. Molchanov: Üçüncü ve hatta dördüncü dünya savaşları ihtimalinden bahsettiniz. Sizce bu savaşların sebebi, inanç farklılığından kaynaklanan nefret mi olacak?

M. Laitman: Hayır. İnanç farklılığından kaynaklanan bir nefret söz konusu değil. İslam da bize gerçek şekliyle gösterilmiyor. Bir takım siyasi ve ekonomik amaçlara alet ediliyor. Bu savaşlar dini değil. Tüm bu savaşlar, içimizde patlak vermiş, son evresini yaşayan devasa egoizmin ürünüdür.

Sosyo-ekonomik yapılanmaların, Rönesans Devri’nin, teknolojik ve kültürel devrimlerin belirleyicisi olan egoizmin, toplam beş gelişimsel evresi var. Son evreye ulaşmış durumdayız. Hiçbir şekilde tatmin olamayacağımızın bilincindeyiz. Dolayısıyla, bir çıkmaza girdik. Artık insanlık, hangi yönde ilerlemeyi seçerse seçsin, parlak ve hoş bir gelecek ümidi taşımıyor.

Ebeveynlerimizden farklı olarak, bizler, çocuklarımızın durumunun bizden daha iyi olacağı inancında değiliz. Hatta, onları daha kötü günlerin beklediğini hissediyoruz. Bu dünyanın bir sona geldiği hissi içindeyiz. Bu, yarı şuurlu yarı şuursuz ümitsizlik hissi, dehşete ve bir çeşit patlama duygusuna yol açıyor. Neticede de savaşa sürüklüyor.

V. Molchanov: Evet, bir nefret patlaması. Profesör, hepimiz insanız ve insanlar için sevgi de nefret de doğal. İsrail’de yaşayan yurttaşlarınız, Itzhak Rabin’i öldürdüklerinde ve Ariel Sharon’un öldürülmesini desteklediklerinde, ne hissettiğinizi çok merak ediyorum. Bu harika küçük ülkede yaşayan bir Yahudi olarak, bu olaylara bir açıklama getirebilir misiniz?

M. Laitman: Buradaki insanlar felaket bir durumda. Bu ülkeye yerleşmeye zorlandılar. Toplumun büyük bölümü, başka bir yerde daha iyi yaşama fırsatları olsa, memnuniyetle gider, diyebilirim. İnsanlar, neden burada olduklarının farkında değiller. Ve, burada yaşamayı seçenler de, yapay, uydurma bir takım ideallerin güdümündeler. Silah zoruyla ya da bir takım yapay manevi değerler sayesinde, bu toprakları ve kendilerini kurtarabileceklerini zannediyorlar.

İnsanlarımız, maneviyatı edinmeleri gerektiğini; kendilerini düzeltip, düzelmenin metodunu tüm insanlığa öğretmek zorunda olduklarını görmekten acizler. Bunu anlamıyorlar.

Dinlerin ortaya çıkış sebebini anlıyor musunuz? Bu, İsrail toplumunun, manevi seviyesinden, bedensel ya da egoist seviyeye düşmesiyle oldu. Yahudiler; doğayla bir oldukları, Üst güçleri ve Üst Dünya’yı algıladıkları manevi bir varoluş metodu yerine, bu dünyayı edinmek istemeye başladılar. Sonuç olarak, bugünün dinlerinden museviliği icat ettiler. Musevilik de hristiyanlık ve müslümanlığa temel oldu. Bugün insan kültüründe mevcut olan herşey, maneviyattan, bedensel seviyede varoluşa düşüşün bir sonucudur.  oluşturdular.

Eğer şimdi, İsrail toplumu, bedensellikten maneviyata yükselmede örnek olmaya başlayabilseydi, dini cemaatler ve uluslar arasındaki tüm problemler ortadan kaybolurdu. Neticede, Kabala, günümüzün büyük medeniyetinin kökeni olan, antik Babil’deki o küçük uygarlıkta ortaya çıktı ve hepimizi yeniden, tek bir millet haline getirecek güç de yine Kabala’dır.

V. Molchanov: Sizce, Kabala, ulusal bir mefhuma dönüşebilir mi? Yoksa, milliyet kavramının üzerinde mi?

M. Laitman: Kabala’nın milliyetle bir ilgisi yok. Yahudi ulusu kavramı, ideolojik nitelikte bir kavramdır. Antik Babil’de oluşmuş ve Babil’den çıkıp manevi ilkeler doğrultusunda varlıklarını sürdürmeye devam etmiş olan bir grup insan, zamanla, ‘‘İsrail milleti’’ adını almıştır. Bu grup, maneviyat seviyesinden düştükten sonra da, isimleri aynı kalmış. Ama, bu sadece bir isim.

V. Molchanov: İsrail’deki din adamları sizi nasıl görüyor?

M. Laitman: Bir uzaylı gibi…

V. Molchanov: Gerçekten mi?

M. Laitman: Tabi ki…

V. Molchanov: Peki siz bu ülkede kendinizi bir uzaylı gibi hissediyor musunuz?

M. Laitman: Hayır, bu ülkede değil… Bu onların görüşü. Kabalistler her zaman farklı hissettiler. Tarih boyunca, Kabala, dine parallel olarak, hiçbir şekilde karşı karşıya gelmeden gelişimini sürdürdü. Kabala, dünyayı edinmeye yönelik içsel çalışmalarla; dünyamızın hakimi Üst sistemi algılamak ve edinmekle (imanla değil, marifet kazanmak yoluyla) ilgilendi. Bu, dine aykırı, zıt bir durum.

V. Molchanov: Koyu dindar bir çevrede oturduğunuzu duydum. Bu sizi rahatsız ediyor mu?

M. Laitman: Hayır, sadece birbirimizle hiç muhatap olmuyoruz. Kabala yolu ile dindar insanların (Musevi ya da diğer, farketmez) seçtiği yollar birbirine zıt.

V. Molchanov: Toplumun değişmez kanunları var ve hiç kimse, Bush bile bu konuda bir şey yapamaz, dediniz. Bu kanunlar nelerdir? Stalin ve Hitler tarafından katledilen milyonlarca insan, bu değişmez kanunların sonucunda mı yok oldular? Olanlar, bu kanunların gereği miydi?

M. Laitman: Maalesef evet. Bu kanunlardan bahsedeceksek, duygularımızdan arınmamız gerekir. Dünyamıza etki eden güçlerin nasıl çalıştığını öğrenmemiz gerekir.

Şöyle düşünün: herşeyi kuşatan ve tek olan, tamamen özgecil bir güç, insanlığı, kendisiyle eşitliğe doğru yönlendirmek arzusunda… Her fiziksel kuvvet gibi, bizim duygularımızı önemsemeden, eylemlerini yerine getiriyor. İçinde bulunduğumuz durum işte budur.

İyi kalpli bir Tanrı’dan, duygulardan ve O’nun, yarattıklarının her istediğini verdiğinden bahsediyorsunuz. Öyle bir şey yok. Doğanın değişmez kanunları, Kabala kaynaklarında ve bu eski kitapların tekrarı olan benim kitaplarımda anlatılıyor. Bu bilginin bilimsel açıklaması, ilk olarak, Yaradılış Kitabı’nın yazıldığı antik Babil döneminde yapılmıştı. Bu anlayış ve Üst hakimiyet, orada tam anlamıyla açıklanmıştı.

Yaşadıklarımıza dışarıdan bakabilsek, çeşitli duygular ve acılardan arınabilsek, herşeye etki eden güçleri görebiliriz. Ve aynen bu şekilde bizi yönlendirmeye devam edecekler… Eğer bu güçleri anlamayı öğrenip, tam olarak nasıl davranmamız gerektiğini göremezsek; aynen fizikte ve kimyada yaptığımız gibi, bu kanunları da yararımıza kullanmayı beceremezsek, acı çekmeye devam edeceğiz.

V Molchanov: Umarım sorularım size rahatsız etmiyordur. Ben meraklı bir adamım ve bunu gerçekten anlamak istiyorum.

Ben, hayatım boyunca, kendimi, belli bir seviyenin altında hissetmek istemem. Bildklerimden, öğrendiklerimden geride kalmak istemem. Bunun için yaşamadım. İyi bir ailede büyüdüm. O kadar kitabı bunun için okumadım. Sizin şu sözleriniz beni şaşkına çevirdi: ‘‘Bir insan kendisini ne kadar bayağı hissederse, gerçek kimliğine ve Yaratan’a o kadar yakındır.’’ Size göre, ‘‘bayağı’’ ne demek?

M. Laitman: Büyük insanlarla konuşurken, birden, bildiklerine güvenmediklerini hissederiz. Kişi, eğer, gerçekten büyük bir araştırıcı ise, bildiklerinin, sonsuz bir kaynağın sadece başı olduğunun farkındadır. Bu duruma gelmemiz gerekiyor. Dünyamızı tanımamızın zorunlu olduğunu, çünkü aslında onunla ilgili hiçbir şey bilmediğimizi anlamamız gerekiyor.

Bilimin içinde bulunduğu krize bakarsak, varoluşun Üst seviyesini insanoğluna açıklamakta aciz kaldıklarını görüyoruz. Bu bilimler, bizim doğamızın ürünü. Onları biz keşfettik. Dünyayı, beş duyumuzla algılıyoruz ve bu algılayış doğrultusunda bir dünya tanımlıyoruz. Başka bir gözlemcinin algılayışı tamamen farklı olabilir. Sanki herşeyi biliyor, anlıyor ve doğru yapıyormuşuz gibi kibirlenmeyi bırakıp, doğru davranabilseydik; dünyamızı idare eden muazzam üst katmanların sırlarına erebilirdik. Bu, bizim için bir zorunluluktur.

Doğadan, darbe üstüne darbe alıyoruz. Bunun ardındaki maksadı niçin sorgulamıyoruz? Neticede, herşey bir amaç uğruna olmuyor mu? Tüm bunlar; insanlar, bütün bu belaların ve genel olarak, tüm varoluşun amacını araştırmaya başlasınlar diye yaşanıyor. Hiçbir şey iz bırakmadan kaybolmaz ve hiçbir şey boşuna yaratılmamıştır. İnsanoğlu, herşeyi yapma hakkına ve gücüne sahip olduğunu zannediyor. Bunun sonucunda, böyle bir krize girdik.

V. Molchanov: Kitaplarınızı okurken, pozitif bilimlere karşı olduğunuz izlenimine kapıldım. Daha çok psikoloğa ihtiyacımız olduğunu ve bilime yalnızca bu konuda ihtiyaç duyduğumuzu vurguluyorsunuz. Peki, hasta bir insan ne yapmalı? Doktora gitmeli mi? Ya da, deprem bölgelerinde yaşayanlar ne yapsın? Sismologlara başvurmasınlar mı? Beni çok şaşırtıyorsunuz. Siz de bilim dünyasından değil misiniz?

M. Laitman: Hayır, hayır! Hiçbir şekilde, insanlığın keşfi olan bilimlerin ya da dünyamızın, birbiriyle bağlantılı sistemlerinin açığa çıkarılmasının önemini inkar etmiyorum. Benim ilk uzmanlık alanım biyosibernetik, sonra felsefe, sonra da ontoloji idi. Tüm bilimsel yeniliklerle ilgileniyorum ve ‘‘Dünya Bilgelik Konseyi’’ üyesiyim. Bilimi kesinlikle gözardı etmiyorum. Sizin bahsettiğiniz, hatalı bir çeviri ya da kontekstinden koparılmış bir cümle olabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, modern bilimlerin; dünyamızı yöneten güçlerden ziyade, maddesel özellikleri açıklığa kavuşturmakla uğraştığıdır. Bilim dalları, dünyamızı tamamlayıcı özelliktedirler ve yaşamımızda, gereksinim duyduğumuz esaslı değişimi gerçekleştiremezler.

İnsanlığın, sürekli olarak, yeni ilaçlar bulmak, yaşadığımız çevreyi ve günlük yaşantımızı daha konforlu bir hale getirmek için uğraştığını görüyoruz. Fakat halen, bize göre değişip gelişen doğanın, üzerimizdeki etkisini aşabilmiş değiliz. Aksine, geri kaldığımız söylenebilir. Doğa, üzerimizdeki baskısını, durmadan artırmaya devam ediyor.

Depresyonun ne kadar yaygın olduğuna bir bakın.. Stres, günümüzün bir numaralı hastalığı.. Kanserleşmenin sebebi, çok açıktır ki, saf egoizmden başka birşey değil… Bir hücre, çevresini işgal etmek istediğinde, vücudumuzda kanser oluşuyor. Bu, tamamen, mevcut ruhsal halimizin bir sonucudur! Aile içi anlaşmazlıklar, azalan doğum oranı, boşanmalar, uyuşturucu… Bunlar, daha önce hiç yaşanmadı. İnsanlar, bu yaşamı ve dünyayı terk etmeye; herşeyi unutup, kendilerini bir şekilde dünyadan soyutlamaya, hiç bu kadar istekli olmamışlardı.

Varlığımızı korumamıza yardım edecek güçleri nerede aramalıyız? Dünyevi bilimler, bu tür sorularımıza cevap veremeyecektir. Onlar, saf faydacıl bilimler. Elektronların yapısını araştırarak (bu araştırmaları yapmak ne kadar doğru ve gerekli olursa olsun), acılarımızı dindiremeyiz. Aksine, her yeni nesil, bir öncekini arayacak hale gelecektir. Bugün, bilim adamları, bu krizi, bilimsel konferaslarda açıkça tartışmaya başlamıştır. Ben, onbeş yıl önce söylediğimde, insanlar gülüyorlardı. Yaklaşık altı-yedi yıl önce, Amerika’da, bir Amerikalı filozofla kitap yazmaya başladığımızda, ilk söylediği şey şuydu: ‘‘Filozoflar camiasında, krizden bahsetmek yasaktır.’’ Oysa günümüzde, herkes bu konuda konuşmakta ve yazmakta…

V. Molchanov: Az önce uyuşturuculardan bahsettiniz. Ben uyuşturucu bağımlılığını, çok büyük bir kötülük ve bir kötü alışkanlık olarak nitelendiriyorum. Sizin bir yazınızda ise (belki bu da başka bir yanlış tercümedir), ‘‘Uyuşturucu bağımlıları; toplumla alakadar olmayan ve kendi içsel zevklerine dalmış insanlardır. O halde niçin bu insanların topluma zarar vermeden, kendi zevkleri peşinde koşmalarına izin vermiyoruz?’’, diyordu. Bununla da kalmayıp, bu insanlara, işsizlik sigortasıyla beraber bedava uyuşturucu madde vermeyi öneriyordunuz.

M. Laitman: O yazımda, çok başka birşey ifade etmek istiyordum! Söylemeye çalıştığım, uyuşturucunun, görünürde, topluma belirgin bir zararı olmadığıydı. Kullanan kişi için bir miktar zevk ve gerçeklerden kaçış sağlaması dışında, toplum için görünür bir tehdit oluşturmadığını düşünecek olursak; uyuşturucuya karşı olmamızın sebebinin ne olduğunu soruyordum. ‘‘Neden herkese uyuşturucu vermiyoruz?’’ diye sormamın sebebi, bu uyuşturucu karşıtı tavrımızın gerçek sebebini düşündürmeye yönlendirmekten başka birşey değildi. Bunu bir öneri olarak ortaya atmak niyetinde değildim. Sadece düşündürmek ve uyuşturucunun kötü bir alışkanlık addetilmesinin ardındaki hissin farkına varılmasını sağlamaktı.

Uyuşturucular, kişiyi, gerçeklerden ve yaşamın anlamını aramaktan uzaklaştırıyor. Uyuşturucu konusundaki negatif tutumumuz, doğanın programı tarafından aşılanıyor. Çünkü; kişinin, toplumdan soyutlanması demek, giderek varoluşunun amacından uzaklaşması demektir. Herşeye rağmen, insanlık; yaratmaya, acı çekmeye, bir şekilde varoluşunun gereğini yerine getirmeye devam ediyor. Gelişim, insanlığı, öyle ya da böyle ilerlemeye yönlendiriyor. Uyuşturucular ise, insanı bütün bunlardan tamamen uzaklaştırıyor. İşte bu sebepledir ki insanlık, uyuşturucu kulanımına karşı…

Toplumun, insanlara, bu dünyanın üzerine çıkabilme ve varlığının sebebini keşfetme fırsatını sunması gerekiyor. Neticede, uyuşturucuya yöneliş; amaçsızlık, anlamsızlık hissinin bir sonucudur.

V. Molchanov: İnsanlar, çocuklarını uyuşturucuya alıştırıyorlar ve bunu bilinçli olarak yapıyolar…

M. Laitman: Evet. Zaten, uyuşturucu kullanımının bir sonraki aşaması bu olacak.

V. Molchanov: Eğer doğru anladıysam, siz de bunu kötü bir alışkanlık ya da kötü bir şey olarak görüyorsunuz değil mi?

M. Laitman: Evet. Tabi ki!..

V. Molchanov: Şunlar sizin sözleriniz: ‘‘Kötülüğün farkına varmak demek, kişinin, arzusunun bozukluğunu farketmesi demektir.’’ Size göre, bozukluk nedir?

M. Laitman: Doğa, bizi tek bir organizma olarak yarattı. Bu artık klasikleşmiş bir cümle gibi görünebilir, ama gerçek bu. Vücudumuza bir bakın.. Tüm organlar, hücreler ve sistemler, mükemmel bir etkileşim ve ilahi bir uyum içindeler. Her hücre, organizmayı bir bütün olarak algılayabilmekte ve bütünün yararına çalışmaktadır. Bir hücre, yalnızca ihtiyacı kadar tüketir ve tüm organizmayı desteklemek için çalışır. Bu şekilde bir etkileşim, varlığın bütünlüğünü korur. Herhangi bir hücre, vermek yerine tüketmeye başladığında, bir kanser hücresi haline gelmiş olur.

Doğa; hareketsiz, bitkisel, hayvansal ve insani özellikteki seviyelerden oluşur. ‘‘İnsani’’ kelimesi, bilincimizi ya da dünyaya karşı tavrımızı belirtmek için kullanılır. Bizim insani olarak nitelendirilen yanımız budur. Vücudumuz hayvansal seviyededir. Hepimiz; insanlar ve doğanın diğer seviyelerdeki tüm parçaları, aynı olmak durumundadır. Tam bir bütünlük içinde, birbirimizle bağlantılı yaşamak zorundayız. Doğadaki herşey (içimizdeki insani seviye, yani bilincimiz ve birbirimize ve dünyaya karşı tavrımız hariç herşey), halihazırda zaten bu durumdadır. Yani, tam bir bütünlük içindedir.

Bedenlerimiz, hayvansal seviyeye aittir. Kişiyi, doğanın ayrılmaz bir parçası olduğu anlayışına getirmek zaruridir. Bu şekilde, kişi, sonsuz uyumun farkına varır. Mükemmelliği yaşar ve tek bir organizma olarak, muazzam bir uyum içinde olmanın tadına varır. İnsanlık, bu seviyeye yükselmeye mecburdur.

Doğanın planı gereği edinmek zorunda olduğumuz bu sonsuzluk ve mükemmelliğe ulaşmanın iki yolu var. Birinci yol, insanların milyarlarca yıldır yürüdüğü uzun ve zorlu yol olan, acı çekerek gelişme yoludur. Diğeri, kişiyi; Üst Sistem ya da Üst Dünya’yı edinmeye götüren ve nasıl yaradıldığını, önündeki Işık’ı gösteren; harika, sonsuz ve mükemmel bir duruma getiren yoldur.

Kabala’nın tek amacı, insana, dünyanın ötesini görebilmeyi öğretmektir. Dünya, şeffaf bir şekilde gözlerimizin önüne serildiğinde, ötesinde gördüğümüz resme dahil olma zorunluluğunu hissederiz. Eğer insanlık bu avantajı kullanarak yükselmezse, çok daha yavaş bir şekilde ve felaketler eşliğinde olgunlaşmak durumunda kalır. Öyle ya da böyle, değişmesi gerektiğinin farkındalığına ulaşacaktır. Günümüzün en büyük sorunu, insanlığa, gelişimin bilimsel metodunu sunmakta, muvaffak olup olamayacağımızdır. Görüyorsunuz ki Kabala bir bilim. Sadece, kullandığımız grafik ve çizimlerin miktarına bakarak anlayabilirsiniz bunu… Üst Dünya’nın fizik bilimi… Bu metodu tüm insanlığa ulaştırmayı başarabilecek miyiz?! Güzel olan yolu mu seçeceğiz?! Bunu başaramazsak, felaketlerin ardı arkası kesilmeyecek.

Doğanın üzerimizdeki etkisi değişmezdir. Gelişim tamamen bize bağlı… Kabala avantajından yararlanırsak, ilerleyişimiz rahat olacaktır. Eğer, bu avantajı kullanmazsak; akılsız çocuklar gibi, başımız dertten kurtulmayacaktır. Felaketlerden kaçmak suretiyle, gelişim kanununun itmesiyle, yine aynı yönde ilerleyeceğiz. Varolan tek bozukluk, doğayla bir olmayışımızdır. Egoist yapımızdır… Günlük, küçük egoist davranışlardan bahsetmiyorum. Egoizmi, küresel seviyede, tüm insanlık seviyesinde algılamalıyız.

Bu durum, kutsal kitaplarda çok iyi anlatılmış. Antik Babil’de kurulmuş bir medeniyet, gökyüzüne uzanan bir ‘‘gurur’’ kulesi inşa etmek istedi. İnsanlar ‘‘ortak dillerini’’ unuttular; birbirlerini anlayamaz hale geldiler ve sonra da, tabiri caizse, ‘‘karışmış diller’’ peydahlandı. Bu antik topluluk, dünyanın dört bir yanına dağıldı, çünkü artık birarada yaşamaları imkansız olmuştu. İşte, bu bir bozulmadır. Bu; varolan tek bozukluktur.

Anlamalıyız ki, bizleri birbirimize yabancılaştırıp düşman eden egoizm, aslında; tüm insanlığın bir olması yolunda kullanacağımız bir araç olarak yaratıldı. Egoizmden kaçmak ya da onu bastırmaya çalışmak yerine; aşmak ve üzerine çıkmak suretiyle, tüm insanlığın tek bir aile haline gelmesi için çalışmalıyız. Her bireyin, diğerlerinin zayıflıklarını ve problemlerini anlayabildiği bir aile… Ancak bu şekilde, aralarında bir bağ ve sevgi oluşabilir.

Bu bağı kurmak için uğraştığımızda, çevremizle uyum içinde hissetmeye başlar; çevremizi saran ebedi ve sınırsız dünyanın farkına varırız. Hayvansal bedenden soyutlanırız. ‘‘İnsan’’ seviyesi denilen bambaşka bir seviyede, yaşamın ebedi akışı seviyesinde bulunduğumuz duygusuna geliriz. Bu dünyadaki yaşamla ilgili hiçbir problemimiz olmaz. Benlik duygumuz (hareket, yer, mekan gibi kavramların olduğu dünyamızda yaklaşık yetmiş yıllık bir varoluş dışında) yok olur. Birbirimize, kendimize ve tüm evrene yaklaşımımız tamamen değişir.

V. Molchanov: Teşekkürler. Profesör, ben muhtemelen hayatımda bir sürü hata yaptım. Ama bir tanesi var ki, hiç aklımdan çıkmıyor. Seksenli yılların sonlarında yaptığım bir televizyon programı, ülkede, o dönemin en popular programı idi. Bir keresinde, bu programda, Vissarion denilen ve yeni İsa peygamber olduğunu iddia eden kişiyle ilgili bir bölüm gösterdim. Konuyu ben seçmemiştim ve röportajı yapan da ben değildim, fakat yine de çok büyük bir hata yaptığımı düşünüyorum. Çok sayıda insanın, Vissarion ile ilgilenmeye başlamasına sebep oldum ve feci insanlık dramları yaşandı. Size sormak istiyorum; mezhepçilik hakkında ve Vissarion, Sai Baba gibi kişilerle ilgili ne düşünüyorsunuz?

M. Laitman: İnsanoğlu; mükemmelliğe giden yolun, daha rahat bir yaşamın ve bir manevi seviyeye yükselmenin arayışı içinde… Bedensel bağlarının üzerinde bir hissiyat edinmek istiyor. Bizi çevreleyen zaman, mekan gibi etkilerden kurtulmak istiyoruz. Eski zamanlardan beri, insanların böyle bir eğilimi var. Tabi, bu kavramları başkalarına satmaktan büyük zevk alan kişiler var. Bir de, farkında olmadan ilgi duymaya başlayıp, kendini kaptıranlar var.

Felsefe, şarki metodlar v.s. gibi moda çılgınlıkların, çok kısa zamanda geçip gideceği kanısındayım. Şimdiden bitmeye başladılar bile…

V. Molchanov: Belki burada bitiyorlardır, ama Rusya’da değil…

M. Laitman: Rusya’da bu süreç biraz geri kalmış. Bu, sözde manevi metodlar modası, Rusya’da, diğer ülkelerden daha sonra başladı. Beatles grubu, ellili yıllarda bu işlerle uğraşıyordu. Rusya’da bu çeşit akımlar seksenlere kadar rağbet görmedi. Otuz sene kadar geriden takip ediyorlar yani… Buna rağmen, çok hızlı tükenecekler. İnsanlığın, bu yollardan geçmeye ihtiyacı var. Sai Baba ve diğerleri belli bir görevi yerine getiriyorlar. İnsanoğlu, bu metodlara olan ilgisini kısa zamanda yitirecek ve yetersiz olduklarının farkına varacak. Bu süreci normal buluyorum.

Gözlerinizi belli bir şekilde odakladığınızda gizlenmiş görüntüyü algıladığınız şu meşhur çok boyutlu resimleri bilirsiniz… Önce, anlamsız bir çizgiler topluluğu görüyorsunuz. Ancak, bu çizgiler arasında gizli başka bir resim var.

Kişinin görüşünü, bu dünyanın ötesine, varoluşun bir sonraki boyutunu görecek şekilde odaklayabilirsek; kişi, gerçekte zaten içinde bulunduğu bu boyutu ve şimdiki dünyamızı birlikte yaşar. O zaman tüm bu sözde metodların etkisi de ortadan kalkar… Dengeli ve uyumlu bir yaşama, savaşlarla, nefretle ya da birbirimizi zorlayarak ulaşılamayacağını anlarız. Gerçekte, bu şekilde davranarak, sadece kendimizi cezalandırmış oluyoruz. Neticede, bir birey, millet ya da organizasyon; sevgi ve etkileşim kanunlarına karşı davranışlarla, en başta kendisine zarar vermektedir. Bunu görebilmemiz gerekiyor.

İnsanoğlunun gözleri açıldığında, yanlış davranışlarda bulunmak imkansız olacak… Aynen ateşten elimizi kaçırdığımız gibi, sonuçlarını görebilmeye başladığımız yanlış davranışlardan kaçar olacağız.

V. Molchanov: Size, aptalca ve muhtemelen münasebetsiz bir soru sorabilir miyim?

M. Laitman: Evet.

V. Molchanov: Geçen sene eşimle birlikte çektiğimiz, ‘‘Riga Gettosu Melodileri’’ adlı filmden bahsetmiştim hatırlarsanız. Yahudi Cemiyetleri Federasyonu, bu çalışmamızın ardından, benim gibi tek damla Yahudi kanı taşımayan birini ‘‘Yılın Adamı’’ seçti. Fakat, birlikte çalıştığım eşimin adı bile anılmadı. Ödülü almak için sahneye yalnız çıktım. Benden sonra, harika bir yönetmen olan Mark Rozovsky sahneye davet edildi. Tiyatrosunun müdürü ve aynı zamanda şef piyanisti olan eşi sahnede görünmesin diye, piyanosu perde arkasına yerleştirilmişti. Kadınlara karşı tutumunuz nedir? Onları sevmiyor musunuz?

M. Laitman: Bütün dinler kadını erkeğin gerisinde tutuyor. İnsanlar arasında uyum olmayışı, kadın-erkek ilişkisini de kötü etkiliyor. Yine aynı şeyleri söyleyeceğim… Eğer, uyum içinde insanlık resmini görebilseydik, kadınla erkeğin birbirlerini nasıl tamamladıklarını da görecektik. Ailede, toplumda ve iş ortamında; ilişkilerimizi, doğru şekilde kurabilecektik. Herşey farklı olacaktı.

Amerikalılar’ın eşitlik için verdikleri uğraşa rağmen, insanların hiçbir zaman eşit haklara sahip olacağına inanmıyorum. Eşit haklar kavramını anlamıyoruz bir kere… Eşit haklara sahip olmak, cinsiyet kavramını ortadan kaldırmak ya da tek bir cinsiyet varmışçasına yaşamak değildir. Eşit haklar sağlamak için, öncelikle; kadın ve erkek diye adlandırılan varlıkları tanımak, anlamak gerekir. Organizmanın fizyolojik ihtiyaçlarına takılıp kalmak yerine, içsel anlamda, manevi olarak; ‘‘erkek’’ ya da ‘‘kadın’’ nedir diye düşünmeliyiz. Üst köklerimizi bilmeden, ne erkekler ne de kadınlar için, bu dünyada rahat bir varoluşu sağlamamız mümkün olmayacaktır.

Kabala’da, yaradılışın erkek ve dişi kısımları arasında çok katı bir ayrım vardır. Doğa; erkek ve dişi, pozitif ve negatif, ve benzeri enerjilerden oluşur mesela… Bunları birbirine karıştırmaya ya da eşitlemeye gerek yok. Kişi bu kökleri anladığında, bu güçlerin karşılıklı etkileşiminin insanlığı denge ve uyuma getirdiğini görür.

V. Molchanov: Bir ortodoks hristiyan kilisesine gittiğimde, cemaatin büyük çoğunluğunun, ailevi problemleri olan ya da tamamen yalnız kadınlardan oluştuğunu görüyorum. Merak ediyorum, sizin öğrencilerinizin çoğunu da bu tip kadınlar mı oluşturuyor?

M. Laitman: Öğrencilerim arasında hiç kadın yok. Kabala, esasen, erkekler içindir. Bilgi ve manevi edinimler, dişi kısıma, erkek üzerinden iletilir. Bu yüzden, ben sadece erkeklere öğretiyorum.

Dünyanın çeşitli yerlerinde, bizimle birlikte çalışan bir sürü kadın var. Dersleri dinliyorlar, kitaplarımızdan çalışıyorlar… Materyali düzenlememize yardım ediyorlar. Organizasyonumuzun dişi kısmı, binlerce hatta yüzbinlerce kadından oluşuyor diyebilirim. Ancak, ben yalnızca erkeklere ders veriyorum. Bundan utanacak ya da gerçeği saklayacak değilim. Doğa, erkeğin içine büyük miktarda kötülük yerleştirdi. Dolayısıyla, aynı oranda ıslah potansiyeli var. Bir kadın ise, doğaya daha yakındır. Bu da, içinde daha az kötülük barındırdığı, yani ıslah için daha az fırsatı ve gereksinimi olduğu anlamına gelir. Bundan ötürü, öncelikle erkek kısımla çalışmalıyız. Görüyoruz ki, dünyada tüm kötülük, kadınlardan ziyade, erkeklerin üzerinden ortaya çıkıyor.

V. Molchanov: Bu yüzden eşim ve Mark Rozovsky’nin eşi sahneye çıkamadı… Ve siz de kadınları derslerinize almıyorsunuz. Bu durumun gelecekte değişmesi ihtimali var mı?

M. Laitman: Farklılıklar ortadan kalkmayacak. Gelecekte; evrenin yapısı ve Üst Güçler’in farkındalığı, büyük kitleler tarafından edinildiğinde, erkek ve dişi kısımlar arasındaki rol ayrımı, gerçek şeklini bulacak. Ama, değişmeyecek. Doğayı nötralize edemeyiz. Kabala vasıtasıyla doğayı anlayıp, dünyamızı etkileyen erkek ve dişi Üst Güçler’in farkına vardığımızda; tüm gelişimi idare edip gerçekleştirenin yalnızca erkek güçler olduğunu da göreceğiz. Dişi güçler, onlara yardım etmekte ve onları dengelemektedir. İlerlemenin ve vücuda gelişin devamını sağlamak, tamamen kadının görevi. Kadın itici güç.

Erkek güç, dişi güç tarafından dengelenmezse ve ona eşlik etmezse, veya dişi güç erkeğe eşlik etmezse, ikisi için de edinim mümkün değil. Bunu şimdi birkaç cümleyle anlatmam mümkün değil, ama erkeğin, kötülüğün ana kaynağı olduğunun, dünyamızı etkileyen temel güç olduğunun ve Kabala’nın esasen erkeklere hitap ettiğinin özellikle altını çizmek istiyorum.

V. Molchanov: Teşekkürler. Kabalistler arasında bir hiyerarşi var sanırım. Siz, belli bir derece ya da seviyeyi temsil ediyor musunuz? Ayrıca, gerçek bir Kabalist’i sahtesinden ayırmanın yolu nedir?

M. Laitman: Kabala bilimi antik Babil’de ortaya çıktı. İlk Kabalist olan İbrahim, Babilli bir rahip idi. Putlar yapıp satıyordu ve kendisi de putlara tapıyordu. İnsanlar tarafından çok sayılan biriydi. Egoizmin aniden alevlenmesiyle ki bu mecazi olarak Babil kulesinin inşası olarak anlatılır; zamanının akıllı ve gelişmiş kişilerinden biri olan İbrahim, egoizmin açığa çıkarılmasının altında yatan amacı farkedip Kabala bilimini izhar etti. Kabala’ya göre, doğanın üst seviyelerinin edinimi, ancak kişinin egoizmi aşmasıyla olabilir.

İbrahim, bir kısım antik Babilli ile, ilk Kabalistik grubu oluşturdu. Ve bu grup, binlerce yıl varlığını sürdürdü. Bir sonraki büyük Kabalist, meşhur Zohar kitabını yazan Şimon Bar Yohai (RAŞBİ)’dir. Bu, Kabala’nın temel kitaplarındandır. İlk cilt, benim tarafımdan Rusçaya çevrilmişti. Raşbi, kitabındaki açıklamaları ile, kesin bir otoriteyi ortaya koyuyor. Ondan sonraki büyük Kabalist (tabi arada birçok başka Kabalistler olmuştur), onaltıncı yüzyılda yaşamış, ARİ’dir. Ari, Tzfat’da yaşadı ve bizlere yirmiye yakın kitap bıraktı.

V. Molchanov: Tzfat neden böyle bir Kabala merkezi haline geldi?

M. Laitman: Evet, o zamanlar bir Kabala merkeziydi. Ari’den sonra da birkaç Kabalist yaşadı orada. Ama, ben yalnızca büyük isimleri verdim. Yirminci yüzyıla kadar, Raşbi ve Ari gibi Kabalistler çıkmadı. Ancak yirminci yüzyılda, antik Kabala’nın tüm birikimini özetleyen ve açık ve bilimsel bir dille açıklayan bir Kabalist geldi. Zamanına kadar gelmiş bütün Kabalistik kaynakları yorumlayıp, açıklamalar getirdi. Bu büyük Kabalist Baal HaSulam idi. 1955 yılında vefat etti. Büyük oğlu RABAŞ, benim öğretmenimdi.

Ben Rabaş’ı 1979 yılında buldum ve 1991 yılına kadar yanındaydım. Ölümüne kadar, onunla çalıştım. Benim kollarımda yaşama veda etti. Adı Baruh idi. Kabalistik akademimize de onun anısına, ‘‘Bnei Baruh (Baruh’un Oğulları)’’ adını verdik.

Öğretmenimle birlikte, sık sık, burada İsrail’de bulunan diğer ciddi Kabalistler’i ziyaret ederdik. Ben o zamanlar, daha yeni başlamış bir öğrenciydim. Bu Kabalistler ile tanıştım, onlara sorular sordum. Ve bir Kabalist kimdir, onu diğerlerinden ayıran özellikler nelerdir, anlamaya başladım.

Bugün ise, ya ben bu ayrımı yapacak bilgiye sahip değilim, ya da bu tip insanlarla karşılaşmıyorum. Öğretmenimle ziyaret ettiğimiz o insanlar artık yaşamıyor. Biz onları ziyaret ederdik, onlar da bizi görmeye gelirlerdi. Ben sürekli olarak öğretmenimin yanındaydım. Dolayısıyla, onlara eşlik ederdim. Sohbetleri esnasında ben de orada bulunur, Kabala bilimi ile ilgili konuşmalarını dinlerdim. Bugün bu insanlar aramızda olmadıkları gibi, maalesef, yerlerini alabilecek kimseyi de göremiyorum.

Zaten Zohar kitabı der ki; ‘‘Pnei ha Dor Ki Pnei ha Kelev’’, yani, ‘‘nesillerin liderleri, köpek suretinde olacaklar’’. Başka bir deyişle, nesillerin en iyileri, sıradan bir insan kadar küçük ve materyalist olacaklar, diyor. Bu duruma geldik.

V. Molchanov: Moskova ve hatta Kiev’de, kendilerine Kabalist diyen insanlar tanıdım. Fakat, gördüm ki, Kabala’ya olan ilgileri, bir takım tılsımlardan öteye gitmiyor. Bunu anlayabiliyorum. Rus bir ortodoks kilisede, insanlar, etraflarındaki güzel objelere bakmaktan zevk alırlar. Bu tip simgelerin de dünyamızda yeri var. Ancak, bunun inançla ne bağlantısı olduğunu hiç anlamıyorum. Bu benim görüşüm.

Neden, bir insan tarafından çizilmiş bir ikona dua ederiz?

M. Laitman: Geçmiş nesillerde, inancın yayılması için ikonlara gereksinim vardı. Sonuçta insanlar, okuma yazma bilmiyorlardı. Bir mesaj vermek için, çizim yaparlardı. İsa’yı çiziyorlarsa, yanına bir katır koyarlardı. Havari Paul’ü çizerlerse, başka türlü bir şey yaparlardı. İkonların ortaya çıkışı, okuma yazması olmayan insanlara, dini hikayeleri anlatmak için bir gereklilikti. Çizimle dağıtım yapılıyordu. Bu şekilde, insanlar, neden bahsedildiğini net bir şekilde anlayabiliyordu.

V. Molchanov: Satılan bütün o tılsımların, Kabala ile gerçekten ilgisi var mı?

M. Laitman: Hayır, hiç alakası yok. Bizim dünyamızda, Kabala ile alakalı hiçbir şey yok. Ne Hristiyan, ne Yahudi, ne de Müslüman camiasının tılsımlarının ne de elinizle tutabileceğiniz başka bir şeyin, Kabala ile uzaktan yakından ilgisi yok.

Tabiri caizse, Kabala, kişinin beden kayıtlanması olmadan var oluşu halinden bahseder. ‘‘Hayvanınızı’’ bırakın. Kollarınızla, bacaklarınızla yaptığınız, ya da dilinizle söylediğiniz hiçbir şeyin anlamı yok. Onlar tamamen yanlış davranışlar ve muhtemel yalanlar. İnsanlar, hiçbir şeyin işleyişinin ve varoluşunun özünü bilmiyor ki… O tılsımlara değer veriyorlar. Halbuki, tılsımın kendisinin hiçbir önemi yok.

Kabala, bu dünyadaki hiçbir objenin gücüne inanmaz. Onlar anlamsız şeyler. Hiçbirinin doğaüstü güçleri falan yok.

V. Molchanov: Aptalca görünebilecek bir soru daha sormama izin verin lütfen… Bir Rus deyiminin kaynağını bulamadım. Denir ki; ‘‘Birine bağlanmak, esarete düşmektir’’ (Rusça’da, bu cümle, Kabala kelimesine benzeyen bir kelime oyunu).

M. Laitman: Bu ifadenin Kabala ile ilgili olduğunu sanmıyorum. İbranice Lekabel fiili, ‘‘almak’’ anlamına gelir. Kabala kelimesi de bu fiilden türemiştir. Kabala bize, zıt özellikte olduğumuz için sahip olamadığımız sonsuz ve ebedi olanı, ve ihsan ettiği hazzı almayı öğretir. Ötemizdeki bu gerçeği edinmek için Kabala çalışıyoruz. Bir şeyi edinmek istiyorsam, bunun için gerekli ve uygun arzuya sahip olmam gerekir.

Duymak için, kulağımızın belli bir frekansı algılamaya uyumlu olması gerekir. Dünyamıza ait bir sürü benzer koşul örnek verilebilir. Uyumlu olmanın sonucu olarak, duyu organlarımız, çevremizdeki belli aralıklardaki uyaranlara tepki verirler. Radyolar, radyo dalgalarını, algılayabileceğimiz aralıkta dalgalara dönüştürmek için ‘‘geliştirilmiş’’ araçlardır mesela… Mevcut olduğu halde algılayamadığım bir şeyi, benim içimde bulunan düzenekle ‘‘benzer’’ forma sokarlar ki, ben havada mevcut radyo dalgalarını ses olarak algılayabileyim…

Üst Dünya’nın hissedilmesi de benzer şekilde olur. İçimde uyumlu hale gelmek için çalışmalıyım ki Üst Dünya’yı algılayabileyim. Ondan sonra hissetmeye başlarım.

Kabala, üst bilgiye, doyuma ve tatmine nasıl ulaşacağımızı anlatıyor. Kendimizi, nasıl, manevi ‘‘alıcılar’’ haline getireceğimizi öğretiyor. Sizin bahsettiğiniz deyimle Kabala kelimesi arasında bir bağlantı göremiyorum. Türki dillerin bir etkisi söz konusu olabilir.

V. Molchanov: Kaç çocuğunuz ve torununuz var?

M. Laitman: Üç çocuğum var. Oğlum Kanada’da yaşıyor. Fransız bir hanımla evli ve üç çocukları var. İşinden arta kalan zamanlarında, Kabalistik yayınları Amerika’da dağıtmamıza yardımcı oluyor. Büyük kızım İsrail’de. Biyolojik Bilimler alanında doktorası var. Büyük bir laboratuvarda kanser genetiği üzerine çalışıyor. Hayatı boyunca bu alana ilgi duydu ve bu alanda amacını gerçekleştiriyor. Kocası, bizimle çalışıyor. Benim öğrencilerimden biri ve Rusça departmanını idare ediyor. Küçük kızım, Tel Aviv Üniversitesi’nde, Felsefe ve Kabala alanında doktora yapıyor. Evli değil.

V. Molchanov: Yani, üç çocuğunuz ve üç de torununuz var.

Bunu sorma sebebim şuydu; bir yazınızda şöyle diyordunuz: ‘‘Eğer bir Kabalist lider olsaydı, bireylerin yetiştirilmesi dışında hiçbir konuda değişiklik yapmazdı.’’ Sizin, çocuklarınızı yetiştirme prensibiniz neydi?

M. Laitman: Hiçbir prensip yok. Tek doğru yetiştirme tarzı, örnek olmaktır. Biz yetişkinlerin yaşadığı hiçbir problem ya da başka bir şey çocuklardan saklanmamalı. Herşeyi bilmeliler ki, kendi seviyelerine göre, yetişkinlerin davranışlarını şekillendiren etkenleri anlayıp, bunlardan sonuçlar çıkarsınlar.

V. Molchanov: Onlara ne göstermeliyiz? Lütfen biraz açar mısınız?

M. Laitman: Herşeyden önce, benim çocuklarım, babalarının hayatta tek bir amacı olduğunu, bunun da Kabala çalışmak ve öğretmek; öğrencileri yoluyla bu ilimi yayabildiği kadar yaymak olduğunu gördüler. Çünkü, kurtuluşumuz buna bağlı derdim. Bu çok güçlü bir ifade gibi görünebilir. Ama, ben, insanlığın kurtuluşunun burda yattığına yürekten inanıyorum.

V. Molchanov: Peki, büyüdükçe onlar da bu idrake geldiler mi?

M. Laitman: Hayır. Ailemizin, bu amaç uğruna var olduğunu biliyorlar. Bunun için yaşadığımı ve tüm varlığımın sebebinin bu olduğunu biliyorlar. Bunu hissedebiliyor ve anlayabiliyorlar. Yirmidört saat çalışmalar, son otuz yıldır her sabah saat üçte yapılan dersler, farklı dillerde kitap çalışmaları, konferanslar; herşey bu amaç uğruna…

V. Molchanov: Ne zaman uyuyorsunuz?

M. Laitman: Erken yatıyorum. Dokuz, dokuz buçuk gibi uyumuş oluyorum.

V. Molchanov: Çocuklarınıza dönelim. Japonya gibi bazı ülkelerde, küçük çocukların herşeyi yapmasına izin veriliyor. Rusya’da ise, ‘‘Elleme onu, koy yerine!’’ tarzı cümleleri çok sık duyuyoruz. Çocuklarını küçükken ne tip yasaklar getirdiniz onlara?

M. Laitman: Çocuklarıma doğru davrandım mı bilmiyorum. Çocuklara ayıracak hiç zamanım yoktu. İsrail’e 1974’te geldim. Bir ya da iki sene içinde, gördüm ki, sorularımın cevabı Kabala’da. Bir biyo-sibernetik uzmanı olarak, bütün derdim, sorularıma cevap bulmaktı. Biyo-sibernetik ile Kabala’yı sentezlemeyi düşünüyordum (ilerlemek için farklı disiplinleri birleştirmek gerekiyor çünkü). Bilimde, yeni bir harika buluşa imza atmak istiyordum. Bir bilim adamı olarak, buna büyük arzum vardı. Biyo-sibernetiğin arada engel oluşturmaktan başka işe yaramadığını farkedene kadar böyle devam ettim. Sonra, Kabala’ya adadım kendimi. Yirmidört saat Kabala çalışıyordum.

Kendi işim vardı. Sağlık uzmanı olan annemle babam, İsrail’e geldiler. Bir klinik açtım ve birkaç yıl içinde, öğretmenimin yanından hiç ayrılmadan yaşayabilecek kadar para kazanmıştım. Günde sadece birkaç saat işe gidiyordum. Geri kalan tüm zamanımı öğretmenimle geçirdim. Kendisi, seksen yaşındaydı ve sağlığında, ondan alabileceğim herşeyi almalıydım.

Dolayısıyla, çocuklarımın nasıl büyüdüğünün farkına varmadım. O zamanlar bana, kızımın kaçıncı sınıfta olduğunu sorsanız, söyleyemezdim.

V. Molchanov: Anlıyorum. Çocuklarınızı, eşiniz büyüttü… Derslerinize sokmadığınız o kadınlardan biri…

M. Laitman: Eşim beni anladı ve destek oldu. Öğretmenimi de tanıyordu ve ona çok değer veriyordu. Öğretmenim dul kaldığında, ona yemek yapmaya ve benimle birlikte, mümkün olan her şekilde ona yardımcı olmaya başladı. Benim ve öğretmenimin destekçisi olarak, harika bir iş çıkardı.

Çocukların yetiştirilmesinden bahsederken, Kabala’nın bu konudaki önerilerinden söz ettim. Kabala, kişinin, herhangi başka bir bireyi eğitmesinin imkansız olduğunu anlatır. Toplum için de, kendi çocuklarınız için de geçerli bu… Sadece örnek olabilirsiniz.

V. Molchanov: Bu söylediğinizin gerçek hayatta pek sık olmaması çok acı.

Profesör, çok ilginç manevi problemlerden bahsediyorsunuz. Çok asil kelimeler kullanıyorsunuz. Ama, hayattan kopuk biri gibi görünmüyorsunuz.

M. Laitman: Kabala buna izin vermez.

V. Molchanov: Size sormak istediğim buydu. Yemek yemeyi sever misiniz? Bir kadeh şarap ya da bir votka içebilir misiniz? Müzikten ya da mesela dans etmekten hoşlanır mısınız?

M. Laitman: Herşeyden hoşlanırım.

V. Molchanov: Herşey mi?

M. Laitman: Kesinlikle.

V. Molchanov: Benim gibi normal bir insan mısınız yani?

M. Laitman: Evet. Hatta, bağışlayın ama belki de sizden daha insanım.

V. Molchanov: Daha mı?

M. Laitman: Evet.

V. Molchanov: O halde, son soruma cevap verebilecek misiniz bakalım? Kabala ile ilgili herşey neden hep bir çeşit esrar perdesiyle kaplı? Kabalistler neden bu kadar kapalılar? Sizin büyük öğretmeniniz Baal HaSulam, yetmiş yıl önce, Kabala’nın geniş kitlelere açılması gerektiğini söylememiş miydi?

M. Laitman: İyi de kim istiyor ki bunu? Nerde bu geniş kitleler? Bana göndersenize!..

Yaklaşık otuz kitap çıkardım (sayısını bile bilmiyorum artık!). Düzinelerce dile tercüme edildiler. Web sayfamız herkese açık. Dersler yayınlıyoruz; Rusya, Amerika, İsrail ve Hindistan’da bedava gazeteler dağıtıyoruz. Hani nerede, ilgi duyan o geniş kitleler?

Kabala, ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadar örtülü kaldı. Yirminci yüzyılda ve özellikle de yirminci yüzyılda, ifşa edilmeye başlandı. Geçmiş nesillerde, bir sürü efsanelerle bağdaştırılmıştı. İnsanlar o zaman da ne olduğunu bilmek istiyorlar, kaynağa ulaşamadıklarından, kendi versiyonlarını yaratıyorlardı. Ama şimdi, Kabala herkese açık. Önceleri esrarlı olması, bizzat Kabalistler’in, kasıtlı olarak üzerini örtmüş olmasının sonucu. İnsanlığın olgunlaşıp, günümüzün krizini yaşamasını ve tılsımları falan bırakıp, asıl olanı (Kabala’yı) talep etmesini bekliyordu Kabalistler. Bu dönem şimdi başlıyor. Öte yandan, Kabala’nın esrarı, beş duyumuzla algılayamadıklarımızdan bahsetmesidir.

V. Molchanov: Ve bu yüzden altıncı duyu mu oluşuyor?

M. Laitman: Onu bizim oluşturmamız gerekiyor. İlkel bir hali hepimizde var. Kabala, kişiyi, bunu geliştirmeye getiriyor. Birdenbire, insan, evrenin nasıl var olduğunu algılamaya başlıyor. Güçlerin maddeye nüfuz edişini, bizi etkileyişini ve buna nasıl karşılık verdiğimizi hissetmeye başlıyor. Kişi, bütün evrenle, uyum içinde hissetmeye başlıyor.

Fizikçiler ve biyologlar da evrensel uyumun varlığından ve aynı zamanda karanlık maddeden bahsediyorlar. Aslında, onlar sadece beş duyuları ile tahminler yürütüyorlar. Ama Kabala, altıncı duyu yoluyla, gerçek edinimin yolunu açıyor. Ve birey, sonsuz, uyumlu ve bütünlük içindeki doğayı; ruhunun gerçekte nerede bulunduğunu algılama fırsatını ediniyor. Dolayısıyla, insanlığın tamamının, olabildiğince çabuk, bu aşamaya gelmesini diliyorum.

V. Molchanov: Teşekkürler, profesör. Bana birçok ilginç bilgi verdiniz. Birçoğu üzerinde epeyce düşünmem gerekecek. Umarım, bizi dinleyen ve izleyen herkese, düşünecek bir şeyler vermişizdir.

Yaratan’a Neden ‘‘Yaratan’’ Diyoruz?

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:49 pm

Michael R. Kellogg

Yaratan’a neden ‘‘Yaratan’’ denir? İlk bakışta, cevap barizmiş gibi görünüyor: Yaratan diyoruz, çünkü yaratılmışları yarattı… Ama bu da, hemen akabinde akıla başka bir soruyu getiriyor: ‘‘Nasıl yarattı?’’. Bu sorunun, neredeyse yeryüzündeki insanların sayısı kadar cevabı var. Bunların içinde, maneviyatı gerçekten edinmiş (Kabala ilmi vasıtasıyla) kişiler tarafından verilmiş cevaplar da var. Bu kişiler (Kabalistler) tarafından yazılıp, bizlere bırakılmış kaynaklar olduğu için çok şanslıyız.

Kabalistlere göre, Yaradılış, ‘‘Yaratma fikri’’ tabir edilen bir düşünce ile başladı. Bu düşünce, ‘‘yaratılanlara iyilikle ihsanda bulunmak’’ idi. Kabalistler bunu, nasıl mı keşfettiler? Tabi ki deneyim yoluyla, yaşayarak…  Sonra da, hissettiklerini etraflıca yazdılar.  Asıl soru şu:

Tecrübe ettikleri neydi ve bu edinime nasıl ulaştılar?

Bir varlığa iyilikle ihsanda bulunmak için, öncelikle, ihsanda bulunacak bir ‘‘varlık’’ olması gerekir. Takdir edersiniz ki, verileni alacak biri yoksa vermek mümkün değildir. Bu yüzden, ‘‘ihsan eden’’, ‘‘ihsanda bulunulanı’’ ya da Kabalistlerin deyimiyle ‘‘haz alma arzusunu’’ yarattı. Bu arzu, yaratıldı ve zevkle dolduruldu; aklımıza gelebilecek en harikulade haz ile hatta hayal edebileceğimizden çok daha fazlasıyla…

Alma isteğimiz (bundan sonra ‘‘Arzu’’ olarak bahsedeceğimiz), oturmuş bir güzel keyfine bakarken, birdenbire, başka bir şey hissetmeye başladı. Bu hazzı ona veren ‘‘birisi’’ olduğunu hissetmeye başladı. Onun ‘‘alan’’ olduğu resimde, bir de ‘‘veren’’ vardı…

Arzu, bundan önce, sadece haz duyuyordu. Hazzın, belli bir yerden ya da birisinden geldiği duygusu yoktu. Vereni (Yaratan’ı) keşfetmesiyle, Arzu’da yeni bir istek uyandı. Ona zevk vereni, Yaratan’ı arzulamaya başladı. Hatta Arzu’nun Yaratan’ı keşfi, onda Yaratan gibi olma isteğini uyandırdı. Yaratan’ın yaptığını yapabilmeyi, sonsuz zevkle doldurulmaya tercih edecek kadar çok istedi.

Arzu’nun düşüncesini anlamak zor değil aslında: “Sonuçta,” dedi Arzu, ‘‘eğer Yaratan bu kadar çok verebiliyorsa, kim bilir O nasıl bir zevk içinde! Haz alma isteği olduğuma göre, neden bu hazzı da almayayım ki?’’ İşte, bütün resmi tepe taklak eden, bu yeni isteği oldu.

Yaratan’ın sahip olduğunu edinebilmek için, alma isteği, Yaratan’ın yaptığını yapmaya karar verdi (aynen çocukların ebeveynlerine benzemek istedikleri gibi). Ama Arzunun(yaratılanın) vermesi mümkün değildi, çünkü verecek bir şeyi yoktu. O da, vermeye en yakın olabilecek şeyi yaptı; almaktan vazgeçti. Bu şekilde, Yaratan’ın yaptığını yapmış olmuyordu. Ama Arzu, Yaratan gibi olmaya en fazla bu kadar yaklaşabileceğini düşündü.

Ama, o da ne?!! Çok büyük bir sorun vardı. Artık Yaratan, yapması gerekeni yapmıyor, yani vermiyor; Arzu ise kendi üzerine düşeni yapmıyor, yani almıyordu. Bu karmaşanın farkına varan Arzu, şöyle düşündü: ‘‘Hem yaradılışımın amacını gerçekleştirip, hem de Yaratan gibi olmak için ne yapabilirim?’’ Arzu, yeni bir planla sahnedeydi. Hem de, ne plan!..

Arzu, verebilmek istiyordu; aynen ona Veren gibi… Yaratan ve yarattığı alma arzusu dışında bir şey var olmadığından, Arzu, Yaratan’a vermenin bir yolunu bulmalıydı. Hedefi buydu… Peki, Yaratan ne istiyor? Yeni bir Volvo mu? Dünya barışı mı? Gösterişli bir golf kulübüne üyelik mi istiyor yoksa? Ya da Dünya Kupası maçlarına bilet mi?

İhsan edici güç olan Yaratan, yalnızca vermek istiyor.

‘‘Tamam, buldum!’’ dedi Arzu kendi kendine, ‘‘Haz alarak, ama sadece ve sadece, Yaratan’a vermemin TEK YOLU bu olduğu için alarak; amacıma ulaşabilirim. O zaman, O’na zevk vermiş olurum!’’ Ve Arzu, aynen öyle yaptı…

Yaratan ile Arzunun hikâyesi, Kabalistlerin, Yaratan’la nasıl bir ilişki kurmamız gerektiğini gösteren bir modeli… Bu ilişkiyi düzenlemenin yollarını öğreten kitaplar yazdılar ve metotlarına, ‘‘Kabala İlmi’’ adını verdiler… Almanın ilmi, yani hazzın ilmi…

Bir Kabalist, Bir Genetikçi ve Yaşamın Anlamı

Filed under: Uncategorized — kabalavesonnesil @ 1:48 pm

Cömertliğin, iyi niyetten ve başkalarını düşünmekten kaynaklandığını sanıyorsunuz demek! Bir daha düşünün… Yeni genetik araştırmaların sonuçlarına bakılırsa, bunun da tek sorumlusu genler olabilir. Kabala çalışanlar içinse, bunun yeni bir haber olduğu söylenemez. İşte bu yüzden, Gen Bilimci Prof. Ebstein ile Kabalist Dr. Laitman’i buluşturmanın harika olacağını düşündük…

Dr. Michael Laitman

Kabalist, Ontoloji ve Bilgi Teorisi Profesörü, Felsefe ve Medikal Sibernetik Konularında Uzman. Bnei Baruh Kabala Eğitim ve Araştırma Enstitüsü’nün Kurucusu ve Başkanı. Otantik Kabala konusunda otuzu aşkın kitabın yazarı.

Prof. Richard P. Ebstein

Hebrew Üniversitesi, Scheinfeld Sosyal Bilimler için İnsan Genetiği Araştırmaları Merkezi’nin Müdürü; İsrail’deki Herzog Memorial Hastanesi Araştırma Laboratuarı’nda Araştırmacı. İki yüzün üzerinde makalesi var ve ‘‘yenilik-arayışı’’ genini keşfetti.

‘‘Genler, Beyin ve Davranış’’ isimli bilimsel dergide, Kudüs’teki Hebrew Üniversitesi’nde yapılmış bir araştırmanın sonuçları yayınlandı. Bu sonuçlar, belli bir gen dizisine sahip kişilerin, cömertliğe %50 daha yatkın olduklarını gösteriyor.

Bu araştırmanın yürütücüsü, Prof. Richard P. Ebstein, yeni bulgularının ne anlama geldiğini tartışmak üzere, Kabalist Dr. Micheal Laitman ile buluştu. Büyüleyici sohbetleri sırasında, Dr. Ebstein; genlerimizin, davranışlarımızdan kısmen sorumlu olduğunu söyledi. Peki, neden kısmen? Çünkü genlerimiz tarafından belirlenmeyen her şey, toplumun etkisi ile belirleniyormuş. Nedense, bu açıklama Kabalist Dr. Laitman’i hiç şaşırtmadı.

Prof. Ebstein: Bazı genlerin özgecil davranış üzerinde etkisini araştırarak başladık işe… Bunun için çok basit bir oyun geliştirdik: birine, zarf içinde bir miktar para veriyoruz. Bütün parayı alabilir ya da bir miktarını, hakkında hiçbir şey bilmediği (paraya ihtiyacı olup olmadığını bilmeden) başka bir kişiye verebilir.

Bu örnekten bahsettiğimde, kimileri; ‘‘Hadi canım, kim paranın bir kısmını başkasına vermek ister ki? Herkes, paranın tümünü alıp eve gider. Ne diye bir başkasına vermek istesin ki?’’, dediler.

Ama insanların sadece %20’si paranın tamamını aldı. Üçte bire yakını ise, paranın yarısını, ihtiyacı olup olmadığını bile bilmediği birine verdi.

Dr. Laitman: Peki, bunu neden yaptılar?

Prof. Ebstein: Emin değiliz. Ekonomistler, bunun özgecil davranış olduğunu söylüyorlar.

Dr. Laitman: Bu noktada, Kabala sizinle hemfikir değil. Kabala’ya göre, hepimiz egoistiz. ‘‘Özgecil’’ davrananlar da aslında egoistler. Sadece, farklı bir güdüyle hareket ediyorlar. Neticede, bir çeşit teşvik (güdülenme) olmadan, eylem de olmuyor.

Birine bir şey verebilmek için, ‘‘yakıt’’ ya da enerjiye, yani bir itici güce ihtiyacım var. Bir eylemde bulunabilmek için, ‘‘geçerli’’ bir sebebim olması lazım. Bedenimin yahut da ‘‘benliğimin’’, bu eylemden kar sağlayacağına inanması gerekiyor. Alarak kar edebileceğim gibi, bazen vererek de kar sağlayabilirim. Her halükarda, yaptığım, içsel olarak bakıldığında, alma davranışıdır. Dışarıdan bakınca özgecil gözükse bile…

Prof. Ebstein: Bazılarına göre, insan parayı başkasına vermiş bile olsa, bir çeşit ödül alıyor. En azından beyninde bir ödül alıyor. Ve özgecil davranışa teşvik edenin bu olduğu söyleniyor. Yani, bir haz almayacak olsa, insan böyle bir davranışta bulunmaz deniyor. Beyin araştırmacılarına göre, insanın aldığı ödül, beyninde salgılanan bir kimyasaldan ötürü duyduğu haz. O açıdan bakılırsa, haklısınız, sonunda bir ödül olmayan özgecil davranış yok. Başka bir şekilde, insanda özgecil güdü oluşması mümkün gözükmüyor.

Dr. Laitman: Yani, insanın içinde öyle bir mekanizma var ki, özgecil eylemle harekete geçiyor ve ona zevk veren bir maddenin salgılanmasına sebep oluyor. Bu da kişinin verme eylemini yerine getirebilmesi için gerekli güdülenmeyi sağlayan mekanizma. Doğru mu?

Prof. Ebstein: Evet.

Dr. Laitman: Ve her insanda bu salgılamanın miktarı farklı. Bazılarında az, bazılarında çok. Ama bu, insanın içine önceden yerleştirilmiş bir mekanizma. Yani, ortada, ‘‘egoist’’ ya da ‘‘özgecil’’ insanlar yok. Her şey, kişinin doğal gelişimi içinde önceden programlanmış. Kişi, bu şekilde doğuyor.

Prof. Ebstein: Doğru, ama eylemi belirleyen, %100 genler değil. Bugün birçok kişi, toplumun etkisinin de önemli olduğu konusunda hemfikir.

Dr. Laitman: Nasıl?

Prof. Ebstein: Genlerin etkisini belirlemek, toplumun etkisini ve kişinin doğumdan itibaren tam olarak nasıl bir etki altında kaldığını anlamaktan çok daha kolay. Ama bu konuda çalışan araştırmacılar var.

Mesela, bugün biliyoruz ki, saldırganlığı destekleyen bir gen var. Bu genin varlığı, kişinin sabıka kaydını ve kötülüğe meyilli oluşunu kısmen açıklayabilir. Araştırma sonuçları, bu genin etkin olup olmamasının, insanın nasıl bir çocukluk geçirdiğine bağlı olduğunu gösteriyor. Başka bir deyişle, bu genin kişiyi saldırgan yapması için, bireyin, çocukken şiddete maruz kalmış olması gerekiyor. Toplumun bu etkisi olmadan, gen etkisiz kalıyor.

Dr. Laitman: Yani, başka bir etkenin, bu eğilimin ortaya çıkmasına izin vermesi ya da sebep olması gerekiyor…

Prof. Ebstein: Evet. Birçok bileşen bir araya gelerek, etki ediyor. Eylemlerimizi; eğitim, aile, okul ve toplumun etkisi belirliyor. Ama genlerin etkisi de çok önemli. Yaptıklarımızdan, %50 gibi bir oranda sorumlular. İçimize ‘‘işlenmiş’’ tabir ettiğimiz özellikler, genlerin etkisi.

Dr. Laitman: Size bir soru sormama izin verin lütfen: günümüzde, dünyada olup bitenleri ve tüm bu bahsettiklerimizi göz önünde bulundurursak; insanoğlunu iyileştirmenin ve toplumun yararına özgecil davranışlarda bulunmaya yöneltmenin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? Belki, dış etkileri, özgecil genleri daha aktif hale getirmek için kullanabiliriz… Ne dersiniz?

Prof. Ebstein: Doğruyu söylemek gerekirse, bu konuda genetiğin bize yardımcı olabileceğini düşünmüyorum. Bir genetikçi olmama rağmen, kişinin davranışlarını değiştirmenin en etkili yolunun eğitim ve toplumsal baskılar olduğu kanısındayım.

Dr. Laitman: Kabala, insanlığın içinden geçtiği süreci gözler önüne sermemiz gerektiğinden bahsediyor. Egonun, her nesilde biraz daha büyüdüğünü ve şimdi de insanlığa gerçek bir tehdit oluşturacak boyutlarda olduğunu, herkesin görmesi gerekiyor. Çevremiz üzerindeki yıkıcı etkimizin farkına varmaya başladığımız gibi…

Yaşanan süreci açıkça görebilirsek, medya, bu konuda, her birimizi kişisel olarak etkileyecek mesajlar vermeye başlayacaktır. Doğal eğilimimiz, toplumun standartlarına uymaya çalışmak olduğundan, kısa zamanda her birey, insanlığın gidişatı konusunda duyarlık kazanacaktır. Bizim tek yapmamız gereken, olayların sebeplerini ve amacını anlatmak, Doğa’nın düzenini açıklayıp, bizi nereye yönlendirmek istediğini insanlara göstermek.

Bu noktada, muhabir Oren Levi, araya girip birkaç soru sormaya karar verdi.

Oren Levi: Burada oturmuş, büyüleyici sohbetinizi dinliyorum. Ve birkaç soru sormak zorunluluğunu hissettim. Prof. Ebstein, insanın davranışlarını genlerin belirlediğini söyledi. Peki, bu durumda, seçim yapmamız gibi bir şey söz konusu değil mi?

Prof. Ebstein: Bir keresinde, BBC ile bir radyo röportajında, mahkemelerin ‘‘gen mazereti’’ kabul edip etmediği sorusuna maruz kalmıştım. Cevap olumsuz; etmiyorlar. Ama diyelim ki; ‘‘kötü genler’’ ile doğmuş ve alkolik bir babadan eziyet görerek büyümüş 25 yaşındaki genç, barda çıkan kavgada, birinin ölümüne sebep olmuş olsun. Bu genç hakkındaki kişisel görüşümü soruyorsunuz diyelim… Suçlu mu, değil mi?

Bir taraftan; genetik, sosyoloji ve antropoloji bilimlerinden edindiğim izlenimler var. Onlara bakarak, bu adamın pek de fazla seçme şansı olmadığını söylemek durumundayım. Belki, son anda, bıçağı çekip birini öldürmenin hiç de iyi bir fikir olmadığına karar vermeliydi. Ama adamın dünyasına bir bakın… Her şey kötü gidiyordu, bütün kartlar aleyhineydi. Ölüm fikri, yaşamının çok erken safhalarında kendini göstermişti. Öte yandan, toplumun onu affetmesi de mümkün değil.

Oren Levi: Az önce, kişinin davranışlarının, %50 genler tarafından belirlendiğini söylediniz. Peki, geri kalan %50 nedir?

Prof. Ebstein: Geri kalanı, toplumdan, kişinin ailesinden ya da okuldan aldığı eğitimden geliyor.

Oren Levi: Tamam. Bu ikisinin toplamı %100 etti. %50 genler ve %50 toplum… Peki, ‘‘Ben’’ nerdeyim? Kişinin kendisinden gelen bir şey yok mu?

Prof. Ebstein: İşte, soru bu.

Oren Levi: Peki, Dr. Laitman, Kabala’nın bakış açısıyla, bu konuda ne söyleyecek?

Dr. Laitman: Ne diyebilirim ki? Seçme özgürlüğü diye bir şey yok. Onu burada bulamayız. Kabala ilmine göre; dünyamızda, özgür seçim diye bir şey yok. Burada özgür değiliz. Birey olarak, neyle doğacağımızı biz seçmiyoruz. Sadece genler için söylemiyorum. Ailemizi, okulumuzu, çevremizi, hiçbir şeyi biz seçmiyoruz. Ve yetişkin hale geldiğimizde, diyelim ki 25 yaşında, kendimize ait hiçbir şeyimiz yok. Her şey bize dışarıdan aşılandı. Yani, bu aslında ‘‘ben’’ değilim, çünkü henüz ‘‘ben’’ diyebileceğim bir şeye sahip değilim.

Yaşamlarımızı, medyanın ve toplumun etkisi altında sürdürmeye başladığımızda da kendimizi ifade etme fırsatımız tamamen ortadan kalkmış oluyor. Mevcut varoluşun ötesine geçme potansiyelimizi fark etme fırsatımız bile olmuyor.

Kabalaya göre, kişide benlik hissiyatının kendini göstermesi, doğasının üzerine çıkmak ve manevi dünyayı keşfetmek için duyduğu içsel dürtü vasıtasıyla olur. Özgür irade ancak burada söz konusu olabilir. Ama bizim dünyamızda, kesinlikle seçme özgürlüğünün varlığından bahsedilemez.

Oren Levi: Yani Kabala, insanoğlunun halen, evriminin ya da gelişiminin son durağına ulaşmadığını mı savunuyor?

Dr. Laitman: Sanırım, Prof. Ebstein ve ben, hala gelişmemiz gerektiği konusunda hemfikiriz. İnsani seviye gelişiminin tepe noktasında değil. Henüz, açığa çıkarabileceği iyiliği tam anlamıyla göremiyoruz.

Yine Kabalaya göre, insanın, Doğanın tüm Üst Güçlerini kendisinde toplayabilmesi için, Üst Gücün seviyesini edinmiş olması gerekir. Yani insan, tüm hakikati edinmeli ve anlamalıdır. Biz burada insanın gerçek gelişiminden söz ediyoruz. Neyi anladığından, nasıl düşündüğünden ve araştırdığından değil, kendi içinde nasıl geliştiğinden bahsediyoruz.

Bilim adamlarının, kendiliklerinden; içsel değişim olmadan maddenin derinliklerini, içindeki ve ardındaki güçleri anlayıp araştıramayacaklarını fark edeceklerini umuyorum. Maddenin içinde ve ardında işleyen güçleri bir şekilde belirlemeleri gerekecek ve bunu, egoist aklımızla ürettiğimiz yöntemlerle yapmaları mümkün değil. Doğaya zıt halimizi, onunla benzerliğe dönüştürmemiz gerekecek. Eninde sonunda, Doğanın özgecil olduğunun ve bu nedenle de yaşamın zuhur ettiğinin farkına varacağız.

Bunu anlamak için kendi hücrelerimize ve çalışma şekillerine bakmamız yeterli. Hücreler uyum içinde çalışıyor olmasaydı, vücudumuz var olamazdı. Her bir hücre, tüm organizmanın iyiliği için çalışıyor. Ve Doğa, bütünüyle bu şekilde çalışıyor. Doğanın dengesizlik yaratan tek parçası bizleriz. Bunu kabul edip düzeltmek zorunda kalacağız. Kabala’nın konusu da budur.

Doğanın gerçek işleyişini edinebilmek için, O’nun kanunlarına uygun hareket etmekten başka yol olmadığını, bilim vasıtasıyla keşfedeceğimizi umuyorum.

Prof. Ebstein: Size katılıyorum. Ancak, bilimin o doğrultuda ilerlediğini düşünmüyorum. Bence, bilim adamları arasında bir çeşit gurur meselesi var. Bazıları, kendi akıl ve araçlarıyla evreni diğerlerinden daha iyi anladıkları zannındalar.

Dr. Laitman: Modern dünyanın getirisi olan bu durumdan bir çıkış yolu bulacağımızı ve her şeyi içine alan Sonsuzluk Bilimi’nde birleşeceğimizi ümit edelim.

Eski Yazılar »

Theme: Shocking Blue Green. WordPress.com'dan blog alın.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.